Abdullah b. Amir'den rivayete göre "Ömer Şam'a çıktı. Serğ'de iken vebanın Şam topraklarında baş gösterdiği haberi ona ulaştı. Abdurrahman b. Avf da Ömer'e, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu haber verdi: Onun bir yerde baş gösterdiğini işitirseniz oraya gitmeyiniz. Sizin bulunduğunuz bir yerde o görülecek olursa ondan kaçmak amacıyla o yerden çıkmayınız
Sahih-i Buhari › Kitâb 76 · TıpKonum
- 1Vahyin Başlangıcı7
- 2Îmân51
- 3İlim76
- 4Abdest113
- 5Gusül46
- 6Hayız40
- 7Teyemmüm15
- 8Namaz174
- 9Namaz Vakitleri81
- 10Ezan275
- 11Cuma66
- 12Korku Namazı6
- 13İki Bayram (iydeyn)42
- 14Vitir Namazı15
- 15Yağmur Duası (Istiskaa)35
- 16Güneş ve Ay Tutulması27
- 17Kur'ân Okurken Secde Edilecek Yerlerler13
- 18Namazın Kısaltılması (At-Taksir)40
- 19Gece Namazı (Teheccüd)69
- 20Mekke ve Medîne Mescidlerinde Kılınan Namazın Fazîleti10
- 21Namaz İçinde Ameller27
- 22Namazda Unutkanlık14
- 23Cenazeler160
- 24Zekât118
- 25Hacc260
- 26Umre33
- 27Hac Yolculuğunu Tamamlamaktan Engellenen Hacılar15
- 28Hacda Avlanma Cezası46
- 29Medine'nin Faziletleri24
- 30Oruç Tutmak117
- 31Teravih Namazı6
- 32Kadir Gecesinin Fazileti11
- 33Ramazânın Son On Gününde İ'tikâf22
- 34Alışverişler193
- 35Sonradan Teslim Edilecek Mallar İçin Bedel Ödenen Satışlar (Selem Akdi)20
- 36Şuf’a3
- 37İcâre27
- 38Havaleler3
- 39Kefalet9
- 40Vekâlet21
- 41Ekincilik31
- 42Su Dağıtımı34
- 43Borç, Borç Ödenmesi, Malın Dondurulması, İflas25
- 44Hukukî Çekişmeler (Husûmât)16
- 45Yerde Bulunup Kaldırılan Şeyler (Lukata)15
- 46Zulümler ve Gasb43
- 47Ortaklık25
- 48Rehin9
- 49Kölelerin Azat Edilmesi43
- 50Mükâteb6
- 51Hediyeler71
- 52Şehâdetler53
- 53Barış Sağlamak22
- 54Şartlar26
- 55Vasiyyetler44
- 56Cihâd ve Sîretler309
- 57Ganimetin Beşte Biri66
- 58Cizye ve Muvâde'a33
- 59Yaratılışın Başlangıcı136
- 60Peygamberler163
- 61Peygamberin (ﷺ) ve Ashabının Faziletleri ve Meziyetleri162
- 62Peygamberin Sahabeleri128
- 63Medine'deki Yardımcıların (Ensar) Faziletleri173
- 64Peygamber (ﷺ) Tarafından Yönetilen Askeri Seferler (El-Megazi)526
- 65Kur'an-ı Kerim 'in Peygamber ﷺ Tefsiri507
- 66Kur'ân’ın Faziletleri87
- 67Nikâh188
- 68Boşanmak100
- 69Nafakalar22
- 70Yiyecek, Yemek95
- 71Akîka Kurbânı9
- 72Avcılık, Kesim70
- 73Udhiyeler30
- 74İçecekler65
- 75Hastalar38
- 76Tıp101
- 77Elbise188
- 78Edeb255
- 79İzin İsteme77
- 80Dualar108
- 81Kalbi İnceltmek (Ar-Riqaq)182
- 82Kader27
- 83Yemînler ve Nezirler87
- 84Yeminlerin Keffaretleri15
- 85Mîrâs Payları (Ferîzalar)49
- 86Allah Tarafından Belirlenen Sınırlar ve Cezalar (Hudûd)89
- 87Kan Parası (Ad-Diyat)59
- 88Mürtedler22
- 89Zorlama altında yapılan ifadeler13
- 90Hileler29
- 91Ru'yâ Ta'bîri66
- 92Fitneler89
- 93Hükümler89
- 94Temenni20
- 95Doğru Bir Kişi Tarafından Verilen Bilgiyi Kabul Etmek (Vâhidlerin)22
- 96Kur'an ve Sünnete Sımsıkı Sarılmak103
- 97Allah'ı Birlemek (Tevhid)193
- 1باب: مَا أَنْزَلَ اللَّهُ دَاءً إِلَّا أَنْزَلَ لَهُ شِفَاءً
- 2باب: هَلْ يُدَاوِي الرَّجُلُ الْمَرْأَةَ أَوِ الْمَرْأَةُ الرَّجُلَ
- 3باب: الشِّفَاءُ فِي ثَلَاثٍ
- 4باب: الدَّوَاءِ بِالْعَسَلِ
- 5باب: الدَّوَاءِ بِأَلْبَانِ الْإِبِلِ
- 6باب: الدَّوَاءِ بِأَبْوَالِ الْإِبِلِ
- 7باب: الْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ
- 8باب: التَّلْبِينَةِ لِلْمَرِيضِ
- 9باب: السَّعُوطِ
- 10باب: السَّعُوطِ بِالْقُسْطِ الْهِنْدِيِّ وَالْبَحْرِيِّ
- 11باب: أَيَّ سَاعَةٍ يَحْتَجِمُ
- 12باب: الْحَجْمِ فِي السَّفَرِ وَالْإِحْرَامِ
- 13باب: الْحِجَامَةِ مِنَ الدَّاءِ
- 14باب: الْحِجَامَةِ عَلَى الرَّأْسِ
- 15باب: الحجم مِنَ الشَّقِيقَةِ وَالصُّدَاعِ
- 16باب: الْحَلْقِ مِنَ الْأَذَى
- 17باب: مَنِ اكْتَوَى أَوْ كَوَى غَيْرَهُ، وَفَضْلِ مَنْ لَمْ يَكْتَوِ
- 18باب: الْإِثْمِدِ وَالْكُحْلِ مِنَ الرَّمَدِ
- 19باب: الْجُذَامِ
- 20باب: الْمَنُّ شِفَاءٌ لِلْعَيْنِ
- 21باب: اللَّدُودِ
- 22باب: الْعُذْرَةِ
- 23باب: دَوَاءِ الْمَبْطُونِ
- 24باب: لَا صَفَرَ، وَهُوَ دَاءٌ يَأْخُذُ الْبَطْنَ
- 25باب: ذَاتِ الْجَنْبِ
- 26باب: حَرْقِ الْحَصِيرِ لِيُسَدَّ بِهِ الدَّمُ
- 27باب: الْحُمَّى مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ
- 28باب: مَنْ خَرَجَ مِنْ أَرْضٍ لَا تُلَايِمُهُ
- 29باب: مَا يُذْكَرُ فِي الطَّاعُونِ
- 30باب: أَجْرِ الصَّابِرِ فِي الطَّاعُونِ
- 31باب: الرُّقَى بِالْقُرْآنِ وَالْمُعَوِّذَاتِ
- 32باب: الرُّقَى بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ
- 33باب: الشَّرْطِ فِي الرُّقْيَةِ بِقَطِيعٍ مِنَ الْغَنَمِ
- 34باب: رُقْيَةِ الْعَيْنِ
- 35باب: الْعَيْنُ حَقٌّ
- 36باب: رُقْيَةِ الْحَيَّةِ وَالْعَقْرَبِ
- 37باب: رُقْيَةِ النَّبِيِّ ﷺ
- 38باب: النَّفْثِ فِي الرُّقْيَةِ
- 39باب: مَسْحِ الرَّاقِي الْوَجَعَ بِيَدِهِ الْيُمْنَى
- 40باب: فِي الْمَرْأَةِ تَرْقِي الرَّجُلَ
- 41باب: مَنْ لَمْ يَرْقِ
- 42باب: الطِّيَرَةِ
- 43باب: الْفَأْلِ
- 44باب: لَا هَامَةَ، ولا صَفَرَ
- 45باب: الْكِهَانَةِ
- 46باب: السِّحْرِ
- 47باب: الشِّرْكُ وَالسِّحْرُ مِنَ الْمُوبِقَاتِ
- 48باب: هَلْ يَسْتَخْرِجُ السِّحْرَ
- 49باب: السِّحْرِ
- 50باب: إِنَّ مِنَ الْبَيَانِ سِحْرًا
- 51باب: الدَّوَاءِ بِالْعَجْوَةِ لِلسِّحْرِ
- 52باب: لَا هَامَةَ
- 53باب: لَا عَدْوَى
- 54باب: مَا يُذْكَرُ فِي سُمِّ النَّبِيِّ ﷺ
- 55باب: شُرْبِ السُّمِّ وَالدَّوَاءِ بِهِ وَبِمَا يُخَافُ مِنْهُ وَالْخَبِيثِ
- 56باب: أَلْبَانِ الْأُتُنِ
- 57باب: إذا وقع الذباب في الإناء
(76) Kitâb: Tıp
باب: مَا يُذْكَرُ فِي الطَّاعُونِ
Ebu Hureyre r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Medine'ye Mesih (ed-Deccal) ile taun girmez, buyurmuştur
Sirin kızı Hafsa'dan, dedi ki: "Enes b. Malik r.a. bana: Yahya neden öldü diye sordu. Ben taun'dan, dedim. O dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem taun (dolayısıyla ölüm) her Müslüman için bir şehitliktir, buyurdu
Ebu Hureyre'den rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Karın hastalığından ölen şehittir. Taun hastalığından ölen şehittir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Taun hakkında." Buhari'nin şartına göre sahih rivayetlerden "söylenenler." el-Halil der ki: Taeın, veba demektir. en-Nihaye'nin müellifi (İbnu'l-Esir) de şöyle demektedir: Taun, havayı insanın mizacını ve bedenini ifsad eden genel bir hastalıktır. !yad dedi ki: Taun'un esası vücutta ortaya çıkan birtakım yaralardır. Veba ise genelolarak bütün hastalıklara denir. Bunlara taun adının verilmesi, öldürücü olması bakımından benzerlikleri dolayısıyladır. Yoksa her taCı n bir veba olmakla birlikte her veba taun değildir. !yad der ki: Buna da Amvas'ta baş gösteren Şam vebasının taCı n oluşu delil teşkil etmektedir. Derim ki: Dilcilerden, fukahadan ve tabiplerden taun'un tarifine dair bize ulaşan bilgiler bunlardır. Bu bilgilerin sonucu şudur: Taun'un gerçek mahiyeti, kan ın kaynayıp coşmasından yahut bir azaya doğru dökülüp onu ifsad etmesinden dolayı meydana gelen bir şişliktir. Bunun dışında havanın bozuluşundan dolayı meydana gelen genel hastalıklara ise mecaz yoluyla taCı n adı verilir. Çünkü bundan dolayı genellikle hastalanmak ya da çokça ölüm, her ikisinde de ortak bir özelliktir. Taun'un vebadan farklı olduğunun deli li ise bu başlıkta zikredilen "Taun Medine'ye girmez" hadisidir. (5731 nolu) Ayrıca Aişe'nin rivayet ettiği ve: "Biz Medine'ye geldiğimizde Allah'ın arzı arasında vebası en çok bir şehir idi ... " ifadeleri ile Bilal'in söylediği: "Onlar bizi vebanın bulunduğu topraklara çıkardılar" sözlerinin yer aldığı hadis, daha önce geçmiş bulunmaktadır. "Taunun bir yerde baş gösterdiğini işitirseniz ... " ez-Zühri'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bana Amir b. Sa'd'ın haber verdiğine göre o Üsame b. Zeyd'i, Sa'd'e şu hadisi naklederken dinlemiştir: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ağrıyı (hastalığı) söz konusu ederek şöyle buyurdu: O bir ricz, yahut ümmetierden bir ümmetin kendisi ile azaplandırıldığı bir azaptır. Daha sonra da ondan bir kalıntı kaldı. Kimi zaman gider, kimi zaman gelir." Buhari bu hadisi İsrailoğullarından söz ederken rivayet ettiği gibi, Müslim ve Nesai de bu hadisi Malik yoluyla rivayet etmişlerdir. Yine Müslim bu hadisi es- Sevrı ve Muğire b. Abdurrahman yoluyla rivayet etmiş olup, hepsi de Muhammed b. el-Münkedir'den diye rivayet etmişlerdir. Malik şunu da eklemektedir: (Muhammed) birde Salim Ebu'n-Nadr, her ikisi Amir b. Sa'd'den rivayet ettiklerine göre "O Üsame b. Zeyd'e: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den taun hakkında neler söylediğini işittin, diye soruyordu. Bunun üzerine Üsame dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Taun, Allah'ın İsrailoğullarından bir taife üzerine yahut sizden öncekilerin üzerine indirdiği bir ricz (azap)dır." Şanı yüce Allah'ın: "Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle riczi çökel'tir." (el-En'am, 61125) buyruğu da bu kabildendir. İsrailoğullarının açıkça zikredilmeleri, daha bir özellik ifade etmektedir. Eğer maksat bu ise, bununla Bel'am kıssasında anlatılanlara işaret etmiş gibi görünmektedir. Çünkü Taberi, tabiinin küçüklerinden birisi olan Süleyman et-Teymı yolu ile Seyyar'dan şunu rivayet etmektedir: Bel'am adındaki bir adam, duası kabul edilen birisi idi. Musa da Bel'am'ın bulunduğuyere gitmek üzere İsrailoğulları ile birlikte yola koyulmuştu. Bel'am'ın kavmi yanına gelerek: Bunlara beddua et, dediler. O da: Bu hususta Rabbimin emrini almadan yapmam, dedi ve isteklerini kabul etmedi. Onlar ona bir hediye getirdiler. O da bu hediyeyi kabul etti. İkinci defa ondan aynı şeyi istediler. Bel'am, Rabbimin emrini almadan olmaz, dedi. Ama ona herhangi bir emir gelmedi. Kavmi Bel'am'a: Eğer senin beddua etmeni istememiş olsaydı, sana bunu yasaklardı. Bu sefer o da onlara beddua etti. Bunun neticesinde İsrailOğullarına yapmış olduğu bütün beddualar, onun kavmine dönüyordu. Bundan dolayı Onu kınadılar. Bu sefer o şöyle dedi: Sizlere onların hangi yolla helak olacaklarını göstereceğim. Askerleri arasına kadınları gönderin ve o kadınlara kendilerine yaklaşmak isteyen hiçbir kimseye karşı koymamalarını emredin. Umulur ki zina ederler ve sonra da helak olurlar. Çıkan kadınlar arasında kralın kızı da vardı. Esbatlardan birisinin başında bulunan kişi onu istedi ve kadına konumunu söyledi. Kadın da onun kendisine yaklaşmasına imkan verdi. Bunun sonucunda İsrailoğulları arasında taun baş gösterdi. Bir gün içerisinde İsrailOğullarından yetmişbin kişi öldü. Harun soyundan bir adam, beraberinde mızrak ile geldi ve o ikisini de mızrakladı. Allah onu destekledi ve her ikisini de bir arada mızrağına geçirdi." Bu ceyyid, mürsel bir rivayettir. "Ömer b. el-Hattab Şam'a çıktı." Seyf b. Ömer'in el-futCrh adlı eserinde naklettiğine göre bu hadise 18. yılın Rebiu'l-ahir ayında olmuştu. O sırada Şam'da baş gösteren bu taun, Amevas Taunu diye bilinen taundur. Ona bu adın "amme" ile "vasa" fiillerinin bu şekilde telaffuz edilmesi üzerine verildiği de söylenmiştir. "Nihayet Serğ denilen yere gelince." Bu, Ebu Ubeyde'nin fethettiği bir şehirdir. Bu şehir, Yermuk ve Cabi'ye bitişik şehirlerdir. Bununla Medine arasında on merhale (konak)lik mesafe vardır. "Ordu kumandanıarı Ebu Ubeyde ve arkadaşları onu karşıladı." Bunlar Halid b. el-Velid, Yezid b. Ebi Süfyan, Şurahbil b. Hasene ve Amr b. el-As idi. Ebu Bekir ülkeyi aralarında paylaştırmış ve savaşma işini Halid'e vermişti. Daha sonra Ömer, savaş kumandanlığını Ebu Ubeyde'ye vermişti. Ömer r.a. da Şam'ı birkaç ordu karargahına taksim etmişti. Ürdün bir karargah, Hıms bir karargah, Dımaşk bir karargah, Filistin bir karargah, Kinnesrin de bir diğer karargah idi. Her bir karargahtaki askerlere bir kumandan tayin etmişti. Kınnesrin, önceleri Hıms ile birlikte idi. Dolayısıyla bunlar dört karargaht!. Daha sonra Yezid b. Muaviye zamanında Kınnesrin ayrı bir karargah haline getirilmiştir, demektedir. "Fetih yılı muhacirlerinden ... " Fetih yılı Medine'ye hicret eden kimseler, demektir. Ya da kasıt, fetih esnasında Müslüman olanlardır. Yahut o bu ibareyi Mekke fethedildikten sonra Medine'ye şeklen hicret etmiş olan kimseler hakkında da kullanmış olabilir. Çünkü hicret, hüküm itibariyle fetihten sonra kaldırılmış bulunuyordu. "İnsanlardan geriye kalanlar." Kasıt, ashab-ı kiram'dır. Onlar hakkında bu tabirin kullanılması, onları tazim etmek içindir. Yani insan denilince ancak onlar hatıra gelir. "İnsanlardan geriye kalanlar" ile genelolarak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yetişmiş olan kimselerin kastedilmiş olma ihtimali de vardır. Ashab ile de onunla uzunsüre beraber bulunan, onunla birlikte savaşan kimseler kastedilmiş olur. "Evet, Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyoruz." Hişam b. Sa'd'ın rivayetinde: "İleri gitsek de Allah'ın kaderi ile gideriz. Geri kalırsak da Allah'ın kaderi ile kalırız" şeklindedir. Burada ondan "kaçış" diye söz etmesi, şer'an bir kaçış olmasa bile şekil itibariyle ona benzediğinden dolayıdır. Maksat da, kişinin kendisini ölüme götürecek bir şeyin üzerine gitmesinin yasaklanmış olduğunun anlatılmasıdır. Eğer bunu yapacak olsa bu da Allah'ın kaderindendir. Kendisini rahatsız edecek şeylerden uzak durması da şeriatın öngördüğü bir iştir. Yüce Allah bunu yaparken kendisinden kaçtı ğı şeyi de takdir edebilir. O halde eğer o işi yapsa da, terk etse de Allah'ın kaderi iledir. O halde bunlar -ileride açıklanacağı üzere- iki ayrı makamdır. Birisi tevekkül makamıdır, diğeri de sebeplere sarılmak makamıdır. Ömer'in: "Allah'ın kaderinden, Allah'ın kaderine kaçıyoruz" sözünün ifade ettiği anlam şudur: O gerçek anlamıyla Allah'ın kaderinden kaçamayacağını anlatmak istemiştir. Kendisinden kaçmakta olduğu şey, kendisine zarar geleceğinden korktuğu bir iştir. Bundan dolayı onun üzerine gitmemektedir. Kendisine doğru kaçıp sığındığı şey de kendisi adına zarar geleceğinden korkmadığı şeydir. Ancak ister yola koyulsun, ister kalsın, meydana gelmesi kaçınılmaz olan şey aynı şeydir, değişmez. "İki tarafı olan bir vadi" (iki tarafı anlamı verilen) "udvetani" lafzı "udve"nin ikilidir. Bu da vadinin yüksekçe yerine verilen isimdir. Bu hadiste, bir şehre girmek isteyip de orada taun bulunduğunu bilen kimsenin geri dönmesinin caiz olduğu ve bunun uğursuz kabul etmek (tıyere) kabilinden olmadığı anlaşılmaktadır. Aksine böyle bir iş, kişinin kendisini tehlikeye atmaması ya da bir kimsenin taun görülen bir yere girecek olsa ve orada tauna yakalansa, -ileride açıklayacağımız üzere- inanılması yasak kılınan adva'ya (bulaşıcılığa) inanmamasını sağlamak özelliğini taşıyan böyle bir yanlış kanaate sürükleyen yolu kapatmak içindir. Şeyh Takıyyuddin b. Dakiki'l-'Id der ki: Bu iki hususu bir arada telif edip açıklamak için bence tercihe değer olan açıklama şekli şudur: Taunun bulunduğu yere gitmek, nefsi belaya maruz bırakmaktır. Muhtemelen nefis bu belaya sabır da göstermeyebilir. Belki de böyle yapıldığı takdirde bir çeşit sabır ya da tevekkül makamında olmak iddiası da taşıyabilir. İşte nefsin muhayyer bırakıldığı takdirde sebat gösteremeyeceği hallerde gurura kapılıp olmadık iddialarda bulunmasından sakındırmak için bu yasaklanmıştır. Oradan çıkıp kaçmak, gücünün yettiği kadarı ile kurtulmaya çalışan kimse suretinde sebeplere yapışmanın kapsamı içerisinde olabilir. Bu sebeple şeriat koyucu, bize her iki halde de kendimizi zora koşmamayı emir buyurmuştur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Ama onlarla karşılaştığınız takdirde de sabrediniz" buyruğu da bu kabildendir. Bu sebeple önce belaya maruz kalmayı ve nefsin gurura kapılma korkusunu ihtiva ettiğinden dolayı düşmanla karşılaşmayı temenniden uzaklaşmayı emretmiştir. Çünkü böyle bir şeyin gerçekleşmesi halinde nefsin sözünde durmayacağından emin olunamaz. Daha sonra da yüce Allah'ın emrine teslimiyet göstermek üzere bu işin olması halinde de sabrı onlara emretmiş bulunmaktadır. Ömer r.a.'in bu kıssasından çıkartılacak birtakım sonuçlar vardır: 1- Tartışmanın, karşı karşıya kalınan değişik hallere ve ahkama dair istişarede bulunmanın meşru olduğu. 2- Anlaşmazlık içine düşmek, herhangi bir hükmü gerektirmez. Hüküm gerektiren, ittifaktır. 3- Anlaşmazlığa düşülmesi halinde nassa başvurulur. 4- Nassa "ilim" adı verilir. 5- Bütün işler Allah'ın kaderi ve ilmi ile cereyan eder. 6- Alim bir kişi, bazen kendisinden daha alim olan başkalarının bilmediği bir şeyi bilebilir. 7- Haber-i vahid'le amel etmek vaciptir. Bu da buna dair en güçlü delillerden birisidir. Çünkü bu uygulama, ashab-ı kiram arasından hal ve akd ehli olanların ittifakıyla olmuştu. Onlar bu vahid haberi Abdurrahman b. Avf'tan kabul ederek bu haberiyle birlikte güçlendirici bir başka delil istememişlerdir. 8- İmam, zulme uğramışın zulmünü giderecek, sıkıntıya düşmüşün sıkıntısını açacak, fesad ehlinin saldırganlıklarını önleyecek şekilde raiyesinin halleri ile yakından ilgilenmelidir. 9- Şer'i hükümler ve İslam'ın şiarı açıkça ortaya konulmalıdır. 10- İnsanlar gerçek konumlarına ve yerlerine oturtulmalıdırlar. Üçüncü hadis (5731 nolu hadis) Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği: "Medine'ye Mesih (Oeccal) ile taun girmez" hadisi olup, Buhari bunu böylece muhtpsar olarak zikretmiştir. Bu hadisi Hac bölümünde (1880.hadiste) İsmail b. Ebi Uveys'ten, o Malik'ten diye bundan daha noksansız bir şekilde şu lafızlarla hvayet etmiş bulunmaktadır: "Medine'nin yolları üzerinde melekler vardır. Bu sebeple oraya ta un da, Oeccal de girmez." Ben orada Oeccal ile ilgili bilgileri kaydetmiş bulunuyorum. Taun dolayısıyla ölüm, şehitlik mertebesine yükseltmekle birlikte, Medine'ye girmeyişinin Oeccal ile zikredilip her ikisinin de Medine'ye girmeyecek olması dolayısıyla Medine'nin övülmesi, açıklaması zor bir durum olarak görülmüştür. Buna cevap şöyledir: TMn ile ölümün şehitlik olmasından maksat, bizzat onun bu niteliği taşıdığını anlatmak değildir. Maksat, şehitliğin onun bir sonucu olduğunu ve ondan ortaya çıktığını anlatmaktan ibarettir. Çünkü taun şehit oluşa sebep teşkil etmiştir. Taun hastalığının cinlerin ta'n etmesi (dürtmesi) sebebiyle ortaya çıktığını hatırlayan bir kimse, taunun Medine'ye girmeyişi ile Medine'nin övülmesini güzel bir şekilde görür ve anlar. Kurtubı de el-Müfhim adlı eserinde buna şöylece cevap vermektedir: Bunun anlamı Amevas ve el-Carif taunu gibi başka yerlerde görülen taunun bir benzerinin Medine'ye girmeyeceğidir. Onun bu söylediği, genel çerçevesiyle tMnun Medine'ye girdiğini kabul etmeyi gerektirir. Oysa durum böyle değildir. Çünkü İbn Kuteybe'nin el-Mearif'te kesin olarak belirttiğine göre -daha sonra da büyük bir topluluk onun izinden gitmiş olup, bunların sonuncuları el-Ezkar adlı eseri ile Şeyh Muhiddin enNevevi'dir- taun hiçbir şekilde Medine'ye de, aynı şekilde Mekke'ye de girmemiştir. Ama bir topluluk, Mekke'ye 749 yılında görülen taun esnasında girdiğini nakletmiş bulunmaktadır. Fakat hiçbir kimse Medine'de taunun görüldüğünü asla söylemiş değildir. Doğrusu, bu hadiste Medine'ye girmeyeceği söylenen taundan kastın, cinlerin ta'nından (dürtmesinden) ortaya çıkan ve bu dürtme dolayısıyla bedende kan ın galeyana geldiği taun çeşidi olduğudur. Bu da sonunda öldürücü olur. İşte bu tür taun Medine'ye girmemiştir. Bir başkası da şöyle demektedir: Bu, Muhammed! mucizelerden birisidir. Çünkü tabipler, taunu başından sonuna kadar bir şehirden, hatta bir köyden dahi uzaklaştırmaktan yana acze düşmüşlerdir. Ama diğer taraftan uzun çağlar boyunca taun Medine'ye girememiştir. Derim ki: Bu doğru bir sözdür. Ama açıklanması zor olan duruma cevap teşkil etmez. Bu hususta verilen cevaplardan birisi de şöyledir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara taunun yerine hummanın verildiğini söylemiştir. Çünkü taun zaman zaman gelir. Humma ise her zaman tekerrür eder. Böylelikle ecir bakımından aralarında bir denge meydana gelir ve daha önce kaydedilen bazı sebepler dolayısıyla taunun girmemesinden maksat da tamamıyla gerçekleşmiş olur. Ahmed'in rivayet etmiş olduğu: "Cibril bana hummayı ve taunu getirdi. Ben hummayı Medine'de tuttum, taunu da Şam'a saldım" diye rivayet ettiği hadisi hatırladıktan sonra, bir başka cevabı da uygun görmekteyim. Bundaki hikmet şudur: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye girdiğinde ashabı sayıca az olduğu gibi yardımcıları da azdı. Medine de daha önce Aişe yoluyla rivayet edilen hadiste açıklandığı gibi, havası ağır bir şehir idi. Daha sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem her birisi ile başlı başına büyük ecrin kazanılacağı iki şeyden birisini seçmekte muhayyer bırakıldı. O da o vakit, ölüme sebep oluşu -taunun aksine- çoğunlukla az görüldüğünden ötürü hummayı seçti. Daha sonra kafirlerle cihada ihtiyaç hasıl olup savaşmak için ona izin verilince, hummanın Medine'de devam etmesi halinde cihad için gerekli güç sahibi olmaya ihtiyacı olEm kimselerin bedenlerinin zayıf düşmesi neticesi ortaya çıktı. Bundan dolayı o hummanın Medine'den Cuhfe'ye nakledilmesi için dua etti. Böylelikle Medine, Allah'ın şehirlerinin en sağlıklısı oldu. Oysa daha önce böyle değildi. İşte o zamandan itibaren taun sebebiyle şehit olma imkanını bulamayanlar, belki de Allah yolunda öldürülerek şehit1iğe ulaştı. Bıınu da elde edemeyen kimseler, mu'minin cehennem ateşinden payını teşkil eden hummaya (yüksek ateşe) maruz kaldılar. Daha sonra da Medine'nin bu özelliği, diğer şehirlerden ayrılığı ve üstünlüğü ortaya çıkmak üzere devam etti. Böylelikle Nebiin duasının kabulü tahakkuk etmiş, bu uzun süre boyunca vermiş olduğu haberin tasdiki suretiyle pek büyük mucize de ortaya çıkmış oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Taun her müslümanın" yani taun hastalığına yakalanan her Müslümanın "şehit1iğidir
باب: أَجْرِ الصَّابِرِ فِي الطَّاعُونِ
Yahya b. Ya'mer'den rivayete göre; "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in zevcesi Aişe r.anha, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e taun'a dair soru sorduğunu haber vermiştir. Allah'ın Nebii Sallallahu Aleyhi ve Sellem de ona taun'un Allah'ın daha önce dilediği kimseler üzerine gönderdiği bir azap olduğunu, daha sonra Allah/ın onu mu'minlere bir rahmet kıldığını haber verdi. Binaenaleyh bir kulun bulunduğu beldede taCı n ortaya çıkar, o da sabrederek Allah/ın kendisi için yazdığından başkasının kendisine isabet etmeyece'ğini bilerek şehrinde kalırsa, mutlaka ona şehit gibi ecir verilir," Fethu'l-Bari Açıklaması: "Taun'a sabreden kimsenin ecri." Yani ister kendisi taun'a yakalanmış olsun, ister ikamet ettiği beldede baş göstermiş olsun ... "Allah onu mu'minlere rahmet kıldı." Bu ümmetten iman edenlere rahmet kıldı. Ebu Asıb yoluyla gelen İmam Ahmed'in naklettiği hadiste şöyle denilmektedir: "Bu sebeple taun mu'minler için bir şehitlik, onlara bir rahmettir; kafir kimse için ise bir azaptır." Bu hadis tatınun ancak Müslümanlara has bir rahmet olduğu hususunda açık ifadeler taşımaktadır. Eğer kafirlere isabet edecek olursa, onlar için ancak ahiretten önce dünyada acilen verilen bir azap olur. Bu ümmetin isyankarlarına gelince, taun onun için bir şehitlik olur mu, yoksa şehitlik olması özellikle kamil mu'mine mi mahsustur? Bu husus iyice düşünülmesi, tetkik edilmesi gereken bir konudur. İsyankardan maksat, büyük günah işleyen ve işlemekte ısrar ediyorken tauna yakalanan kimsedir. İşlemekte olduğu günahların uğursuzluğundan ötürü şehitlik mertebesi ile şereflenmeyeceğini söylemek ihtimal dahilindedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini iman edip salih ameIIer işleyenler gibi kılacağımız!. .. mı sandılar?"(Casiye, 21) Aynı şekilde İbn Ömer yoluyla rivayet edilen hadiste de taun'un fuhşiyatın açıkça işlenmesinden dolayı ortaya çıktığına delil teşkil eden ifadeler bulunmaktadır. Söz konusu bu hadisi İbn Mace ve Beyhakı şu lafızIa rivayet etmişlerdir: "Bir toplum arasında fuhşiyat, açıkça işlenecek hale gelecek şekilde ortaya çıkacak olursa mutlaka aralarında taun ve geçmişlerinde görülmemiş hastalıklar baş gösterir." Hadisin senedinde Halid b. Yezid b. Ebi Malik de bulunmaktadır. Bu, Şam bölgesi fakihlerinden idi. Ancak Ahmed, İbn Maın ve başkalarına göre zayıf bir ravidir. Hakim'in naklettiği senedi ceyyid olan Bureyde'nin rivayet ettiği hadis de şu lafızdadır: "fuhşiyat bir toplum arasında açıkça işlenir hale geldi mi mutlaka Allah da onlara ölümü musallat kılar." İmam Ahmed de Aişe rad,yallahu anha'dan şu merfu' hadisi zikretmektedir: "Aralarında zina çocukları çoğalmadığı sürece ümmetim bir hayra sahip kalmaya devam edecektir. Ama aralarında zina çocukları çoğalacak olursa Allah'ın onların hepsini kuşatacak umumi bir ceza gönderme ihtimali çok yakın olur." Bu hadisin senedi hasendir. Bu hadislerden anlaşıldığına göre taun, bazen masiyet sebebi ile bir ceza olarak da baş gösterebilir. O halde nasıl şehitliğe sebep olur? Şöyle demek ihtimali vardır: Bu hususta varid olmuş haberlerdeki genel ifadeler dolayısıyla taun sebebiyle ölen kimse, şehitlik derecesine nailolabilir. Özellikle bundan önce yer alan Enes'in rivayet ettiği hadiste: "taun her Müslüman için bir şehitliktir" denilmektedir. Günahlar işleyip duran kimselerin şehitlik mertebesine kavuşmaları, konum itibariyle imanı kamil mu'mine eşitolmalarını da gerektirmez. Çünkü şehitlerin dereceleri de farklı farklıdır. Nitekim taundan ölen günahkar bir kimse de, isyankar bir kimsenin, Allah yolunda, Allah'ın adı en yüksek olsun diye cihad ederken ileri atılıp geri dönmesi de söz konusu değilken ölen mücahid gibidir. Şanı yüce AIIah'ın, Muhammed ümmetine rahmetinin bir tecellisi de onlara cezalarını dünyada acilen vermesidir. Ayrıca bu, tauna yakalanan kimsenin şehitlik ecrini almasına da aykırı değildir. Özellikle de onların çoğu böyle bir hayasızlık işlerken yakalanmış olsa dahi. -Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- bu taunun bunların hepsini kuşatacak bir hal alması, münkere karşı tepki göstermeyip oturmalarındandır. "Sabredici olarak", yani bundan tedirgin olmaksizın ve huzursuzluğa kapılmaksızın aksine AIIah'ın emrine teslimiyet ile kazasına rıza göstererek katlanan demektir. Bu da taun sebebiyle ölen kimselerin şehit ecrini almaları için söz konusu edilmiş bir kayıtlır. Bu sabır kaydı da taunun ortaya çıktığı yerde kalması, ondan kaçmak maksadıyla dışarı çıkıp gitmemesidir. Nitekim bundan önceki başlıkta bu hususa dair açık yasak geçmiş bulunmaktadır. "Kendisine Allah'ın kendisi için yazdığından başkasının isabet etmeyeceğini bilerek" Bu da bir başka kayıtlır. Bu da tMnun çıktığı yerde kalmak ile alakalı hali ifade eden bir cümledir. Eğer o yerde kalmakla birlikte huzursuz olur, sabır göstermez ya da o şehirden çıkıp gitse, kesinlikle bu hastalığa yakalanmayacağını zannederek çıkmayışına pişman olur ve orada kaldığı için bu hastalığa yakalanacağını düşünürse, böyle bir kimse taun sebebiyle ölse dahi şehit ecrini elde edemez
باب: الرُّقَى بِالْقُرْآنِ وَالْمُعَوِّذَاتِ
Ma'mer'den, o ez-Zühri'den, o Urve'den, o Aişe r.anha'dan rivayet ettiğine göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem -vefatı ile neticelenen hastalığında- muawizatı okuyarak kendisine üflüyordu. Hastalığı ağırlaşınca ben onları okuyup ona üflüyor ve bereketi dolayısı ile kendi elini vücuduna sürüyordum." Malmer dedi ki: ez-Zühri'ye: Nasıl üfler(di) diye sordum. O: Ellerine üfler, SOnra da ellerini yüzüne sürerdi, dedi. Fethu'l-Bari Açıklaması: "KUr'El.n ile ve muavvizat ile rukye yapmak." Burada muavvizatın Kur'an'a atfedilmesi, özelin genele atfedilmesi kabilindendir. Çünkü "muavvizat"tan maksat, daha önce Tefsir bölümünün sonlarında geçtiği gibi Felak, Nas ve Ihlas sureleridir. Bu durumda bu isimlendirme tağııb kabilindendir. (Çünkü İhlas suresinde istiaze ifadesi bulunmamaktadır.) İlim adamları üç şartın bulunması halinde rukye yapmanın caiz olduğunu icma' ile kabul etmiş bulunmaktadırlar: Bu rukye yüce Allah'ın kelamı yahut isim ve sıfatları ile olmalıdır. Arapça ya da Arapça olmayıp anlamı bilinen sözlerle yapılmalıdır; rukyenin bizatihi kendisinin değil, aksine yüce Allah'ın etkili olduğuna inanılmalıdır. Bu sonuncularının şart olup olmadığı hususunda ilim adamları ihtilaf etmişolmakla birlikte, tercihe değer olan, sözü edilen bu şartların göz önünde bulundurulmasının kaçınılmaz olduğudur. Çünkü Müslim'in Sahih'inde Avf b. Malik'in rivayet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: "Bizler cahiliye döneminde rukye yapardık. Ey Allah'ın Rasulü, bu husustaki görüşün nedir, diye sorduk. O: Yaptığınız rukyeleri bana söyleyiniz. Şirk ihtiva etmediği sürece rukyede bir sakınca yoktur, buyurdu." İbnu't-TIn der ki: "Muavvizat ile ve onların dışında Allah'ın isimleri ile rukye yapmak, manevi tıptır. Eğer bu, yaratılmışlar arasından iyi insanların dili üzere yapılırsa yüce Allah'ın izniyle şifa husule gelir. Bu tür insanlar artık az bulunduğundan, halk da cismani tıbba, üfürükçülerin ve onların dışında cinlerin emri altında bulunduğunu iddia eden kimselerin kullandıkları o yasaklanmış rukyelere yöneldiler. Emrinde cin olduğunu söyleyen kimse de hak ve batıl karışımı, işin iç yüzünü bilmeyenleri tereddüde düşüren birtakım işler yaparlar. Allah'ın ve isimlerinin zikri ile birlikte şeytanların zikrini de karıştırır, onlardan yardım dilemeyi, onların azgınlarına sığınmayı da bir arada yaparlar. Denildiğine göre yılan, tabiatı gereği insana düşmanlık ettiğinden, şeytanlar da Ademoğullarına düşman oldukları için şeytanlarla arkadaşlık eder. Bu sebeple üfürükçü, yılana şeytanların isimlerini okuyunca o da onun çağrısını kabul ederek yerinden dışarıya çıkar. Aynı şekilde yılan sokmuş bir kimseye de bu isimler okunacak olursa zehirleri insanın bedeninden dışarıya akar. Bundan dolayı özellikle Allah'ın ve isimlerinin zikri ile ve anlamı bilinen Arapça lafızlarla yapılmayan rukyeler -çünkü böylelikle rukye şirkten uzak olur- mekruh görülmüştür. Allah'ın Kitabından 'başkası ile rukye yapmanın mekruh oluşu ise, ümmetin alimlerinin kabul ettiği bir görüştür
باب: الرُّقَى بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ
Ebu Said el-Hudrl r.a.'dan rivayete göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından bazı kimseler, Arap kabilelerinden bir kabilenin bulunduğu yere gitti. Bu kabile onları misafir etmedi. Onlar bu durumda iken efendileri zehirli bir hayvan tarafından sokuldu. O kabile halkı: Sizinle birlikte buna dair bir ilaç ya da rukye yapacak bir kimse var mı, dediler. Nebiin ashabı:Siz bizi misafir etmediniz. Bu iş için bize bir ücret tayin etmedikçe böyle bir şey yapmayız, dediler. Bunun üzerine onlara bir sürü koyun vaat ettiler. Bir sahabi Ummu'I-Kur'an'l (Fatiha'yı) okumaya koyuldu. Tükürüğünü topluyor, sonra da (hastanın üzerine) tükürüyordu. Bunun sonucunda adam iyileşince onlar da koyun sürüsünü alıp geldiler. Ashab: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sormadan onu almayız, dediler. Nebie durumu sorunca, güldü ve: Bunun (Fatiha suresinin) bir rukye olduğunu nereden bildin? O koyunları alınız ve bana da bir pay ayırınız, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Fatihatu'l-Kitab ile rukye yapmak. Bu İbn Abbas'tan, o Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den diye zikrolunmaktadır." Bu başlıkta Buhari, Ebu Said yoluyla rivayet edilen hadisi zikretmektedir. Buna dair açıklamalar yeterli bir şekilde İcaare bölümünde (2276.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. İbnu'l-Kayyim dedi ki: Bazı sözlerin birtakım özellikleri ve faydaları bulunduğu sabit olduğuna göre, alemlerin Rabbinin sözü olduğundan, Kitabın bütün manalarını ihtiva ettiğinden ötürü Kur'an-ı Kerim'de olsun, onun dışındaki diğer kitaplarda olsun, benzeri indirilmemiş bulunan Fatiha hakkında ne düşünülebilir? Bu sure, Allah'ın isimlerinin temelini teşkil eden ve bunları kendilerinde toplayan anaisimleri ihtiva ettiği gibi, ölümden sonra dirilişi, tevhidi, kendisinden yardım ve hidayet istemek hususunda yüce Rabbe ihtiyacı kapsamaktadır. En faziletli duayı da söz konusu etmektedir. Bu en faziletli dua da dosdoğru yola iletilmeyi istemektir. Dosdoğru yol, Allah'ı kemal derecesinde bilmeyi, onu tevhid etmeyi ve kendisine verdiği emirleri işleyip, yasaklarından sakınmak suretiyle ibadet etmeyi, bu yol üzere de dosdoğru yürümeyi ihtiva eder. Diğer taraftan bu sure, yaratılmışların çeşitli türlerini de ihtiva etmiş ve onları hakkı bilip gereğince amel ettiği için nimete mazhar olanlar ile hakkı bildikten sonra ondan saptığı için gazaba uğrayanlar ve hakkı büsbütün bilmediğinden ötürü de dalalete düşenler kısımlarına ayırmaktadır. Bununla birlikte bu sure kaderi, şeriatı, Allah'ın isimlerini, ölümden sonra dirilişi, tevbeyi, nefsin tezkiye edilmesini, kalbin ıslah edilmesini, bütün bid'at ehlinin görüşlerinin reddini de kapsamaktadır. Bazı özellikleri bu olan bir surenin her türlü hastalıktan şifa dilemek için okunması da onun şanındandır, özelliklerindendir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
باب: الشَّرْطِ فِي الرُّقْيَةِ بِقَطِيعٍ مِنَ الْغَنَمِ
İbn Abbas'tan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından bir grup, su kenarında konaklamış ve aralarından birisi zehirli bir hayvan tarafından sokulmuş bulunan bir grup kimsenin yanından geçtiler. O suyun kenarında bulunan ahaliden bir adam onlara gelip: Aranızda rukye yapacak kimse var mı? Bu su başında zehirli bir hayvan tarafından sokulmuş birisi var, dedi. Aralarından birisi kalkıp gitti ve birkaç koyun vermeleri şartı ile Fatihatu'lKitab'ı okudu. Adam iyileşti, o da koyunları alıp arkadaşlarının yanına geri geldi. Arkadaşları bundan hoşlanmayarak: Sen Allah'ın kitabını okumak karşılığında ücret aldın, dediler. Nihayet Medine'yegeldiklerinde: Ey Allah'ın Rasulü! Bu arkadaşımız Allah'ın Kitabı karşılığında bir ücret aldı, dediler. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Karşılığında ücret aldığınız şeyler arasında en hak olanı Alla:h'ın Kitabıdır
باب: رُقْيَةِ الْعَيْنِ
Aişe r.anha'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem nazar değmesi dolayısı ile rukye yapılmasını bana emretti -yahut: (bana kaydını zikretmeksizin) emretti
Ümmü Seleme r.anha'dan rivayete göre; "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendi evinde, yüzünde bir sarılık bulunan (ya da yüzünün rengi değişmiş) bir kız çocuğu gördü. Bunun üzerine: Buna rukye yapılmasını söyleyiniz. Çünkü buna bir nazar değmiş bulunuyor, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: ''Nazar değmesinden dolayı rukye." Nazar değmiş kimseye rukye yapılması anlamındadır. Nazar (göz değmesi), tabiatı kötü bir kimsenin, hasedle karışık güzel bulan ve bundan dolayı kendisine nazar edilenin zarar gördüğü bir bakış çeşididir. Bazı kimseler bunu açıklamakta zorlanarak şöyle demişlerdir: Nazar değen kimsenin zarar görmesini sağlayacak şekilde göz, uzaktan nasıl etki yapabilir? Buna şöyle cevap verilir: İnsanların tabiatları farklı farklıdır. Bu, bazen nazar eden kimsenin gözündeki zehirin, havada nazar değen kimsenin bedenine ulaşması yolu ile olabilir. Nazarı değen ve bununla meşhur olan bir kimseden şöyle dediği nakledilmiştir: Ben hoşuma giden ve beğendiğim bir şey gördüğüm takdirde gözümden bir hararetin çıktığını hissediyorum. el-Hattabı der ki: Hadisten anlaşıldığına göre, gözün nefisler üzerinde bir etkisi vardır. İbnu'l-Arabı bunu reddetmekte aşırıya giderek şöyle demiştir: Filozofların görüşüne göre nazar değmesi, ruhun gücü ile nazar değen kimseyi etkilemesinden sadır olan bir şeydir. Bu durumda göz, öncelikle kendi nefsinde etkili olur, sonra da kendisinden başkasını etkiler. Bir açıklamaya göre nazar değmesi, nazar edenin gözünde bulunan ve gözlerin iri bir şekilde açılması esnasında ile isabet eden bir zehirdir. Tıpkı yılanın zehrinin insana geçmesi ile etkili olması gibi. Ancak birinci görüş şöyle reddedilmektedir: Eğer durum böyle olsaydı, hiçbir halde nazar değmesinden kurtulmanın söz konusu olmaması gerekirdi. Oysa vakıada görülen bu değildir. İkincisine karşılık da şöyle denilmiştir: Yılanın zehri ondan bir parçadır ve tamamı öldürücüdür. Nazar eden kimsenin ise -bunu kabul edenlerin görüşüne göre- nazarı dışında öldürücü bir tarafı yoktur. Bu ise yılan zehrine benzemeyen bir cihettir. (el-Mazer1) dedi ki: Gerçek şudur: Şanı yüce Allah, nazarı değe n kimsenin kişiye bakıp ondan hoşlanıp onu beğenmesi esnasında, dilediği takdirde dilediği bir rahatsızlığı ya da ölümü halk edebilir. Bazen de bunu gerçekleşmeden önce de önleyebilir. Bu ya istiaze ile veya başka yolla olabilir. Gerçekleşmesinden sonra ise bunu rukye, gusletmek ya da başka yolla da bertaraf edebilir. ---Mazeri'nin sözü burada bitti--- Fakat bu açıklamalarda da itiraz edilecek bazı cihetler vardır. Nazar değmesine yılanı örnek gösteren kimse, bu sözleri ile zehrinden ona bir şeyler ulaşıncaya kadar sokulan kimse ile temas etmesini kastetmemiştir. O bununla, insanı görmesi ile insanın ölümüne sebep olan ve bununla meşhur olmuş bir yılan türünü kastetmiştir. İşte nazar eden kimsenin durumu da böyledir. Buna Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de daha önce Bed'u'l-halk bölümünde el-Ebter (kuyruğu kesik) ve Zo. et-tufyeteyn söz konusu edilince geçmiş bulunan Ebu Lubabe yoluyla gelen hadisi ile işaret etmiş bulunmaktadır. Bu iki yılan türü, gözü kör eder ve hamilenin cenininin düşmesine sebep olurlar. el-Hattabl'nin nazarın etkisi ile kastettiği ise felsefecilerin benimsedikleri görüş değildir. Aksine yüce Allah'ın nazarıarın sebep olduğu zararlar açısından adeten görülüp icra ettiği şeylerdir. el-Bezzar hasen bir senedIe Cabir'den şu merfu' hadisi rivayet etmiştir: "Allah'ın kaza ve kaderinden sonra insanların çoğunluğu nefesle ölürler." Hadisi rivayet eden, kastettiği nazar değmesidir, demektedir. Şanı yüce Allah'ın adeti de cisimlerde ve ruhlarda pek çok güç ve özelliklerin bulunduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim bir kimse kendisinden utanıp sıkılan birisine baktığı vakit, bakılan kişinin yüzünde utancından dolayı ileri derecede ve daha önce olmayan bir kırmızılık görülür. Aynı şekilde korktuğu kimseyi görünce sararması da böyledir. Hadis-i şerif'te nazar değmesinden dolayı rukye yapmanın meşru olduğu anlaşılmaktadır. ''Yüzünde bir sarılık bulunan." İbrahim el-Hazzı der ki: "Sef'a" yüzde bir çeşit karartıdır. el-Esmaı'den de bunun siyah karışımı bir kırmızılık olduğunu söylediği nakledilmiştir. Sarılık diye de açıklanmıştır. Başka bir renkle karışık siyahlık da denilmiştir. İbn Kuteybe der ki: Bu, yüzün gerçek renginden farklı bir renktir. Bütün bu açıklamalar birbirine yakındır. Bunların sonucu, kızın yüzünde asıl renginden farklı bir renk olduğunun görüldüğü anlaşılmaktadır. "Buna nazar değmiştir." Buradaki nazarıdan kastın ne olduğu hakkında görüş ayrılığı vardır. Cinlerin nazarından bir göz değmesi söylendiği gibi, insanların nazarından olduğu da söylenmiştir. Ebu Ubeyd el-Herevı bunu kabul etmiştir. Ancak daha uygun olan bundan daha genelolduğudur ve bu kızın nazara gelmiş olduğudur. Bundan dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona rukye yapılmasına izin vermiştir. Bu da -başlığa uygun olarak- nazar değmesinden dolayı rukye yapmanın meşru olduğuna bir delildir
باب: الْعَيْنُ حَقٌّ
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Nazar değmesi bir haktır, diye buyurmuş ve dövme yaptırmayı da nehyetmiştir. " Bu Hadis 5944 numara ile de var Fethu'l-Bari Açıklaması: ''Nazar değmesi bir haktır." Yani nazar değmesi sabit ve var olan bir şeydir. Yahut o, varlığı muhakkak olan şeylerdendir. el-Mazerı dedi ki: Cumhur, hadisin zahiri doğrultusundakanaat belirtmişlerdir. Veşm (dövme) ise iğne vb. bir şeyi bedenin herhangi bir tarafına kan akıncaya kadar batırdıktan sonra, o yere sürme ya da benzeri bir şey doldurması ve bunun neticesinde oradan yeşilimsi bir renk almasıdır. İleride yüce Allah'ınizniyle Ubas (giyim-kuşam) bölümünün sonlarında "kendisine döğine yaptıran kadın" başlığı a1tında açıklamalar gelecektir. Ben bu iki cümle arasında bir ilişki olduğunu görüyorum ki, daha önce bunu tespit edip dikkat çeken kimseyi bilmiyorum. O da şudur: Döğme yaptırmaya iten sebeplerden birisi de, döğme yaptıran kimsenin kendisine nazar değmesin diye niteliklerini değiştirmesi isteğidir. İşte burada nazar değmesinin hak olduğu belirtilmekle birlikte, döğme yaptırmak nehyedilmekte ve şeriat koyucunun öğretilerine dayanmayan, döğme yaptırmanın ve daha başka çarelere başvurmanın hiçbir faydasının olmayacağı belirtilmekte, yüce Allah'ın kaderinin mutlaka tahakkuk edeceğini göstermektedir. Müslim'in, İbn Abbas'ın rivayet ettiği ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ref' ettiği hadiste şöyle denilmektedir: "Nazar değmesi bir haktır. Eğer kaderi geçip geride bırakacak bir şeyolsaydı, hiç şüphesiz göz (nazar) onu geride bırakırdı. Sizlerden (nazarınızın değdiği düşün- . cesiyle) gusletmeniz istenecek olursa, siz de guslediniz." Nevevi dedi ki: Hadiste kaderi n sabit olduğu ve nazar değmesinin de, nazarın zararının da pek güçlü olduğu belirtilmektedir. Hadisteki ikinci fazlalık olan kendisine nazar değdiğini kabul eden kimse tarafından nazar edenin yıkanması emri ise şuna işaret etmektedir: Bu sebep dolayısıyla gusletmek, aralarında bilinen bir husustur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de onlara kendilerinden böyle bir şey istendiği takdirde karşı koymamalarını emir buyurmaktadır. Bunun en basit faydası ise, bu hususta meydana gelen vehmi ortadan kaldırmaktır. Emrin zahiri de vücub ifade etmektedir. el-Mazerl bu hususta görüş ayrı lı ğı bulunduğunu nakletmekte ve bu emrin vücub ifade ettiği görüşünün sahih olduğunu söyleyerek şunları eklemektedir: (Nazar değmesinden ötürü) ölmekten korkacak olursa ve nazarı değen kimsenin gusletmesi sureti ile nazar değenin şifa bulduğu görülegelmiş ise o takdirde gusletmesi muayyen bir emir olur. Nazarı değen kimsenin zarar verdiği kimseye karşılıksız yiyecek vermesi için mecbur tutulacağı da kabul edilmiştir. Bu daha uygundur. Bunun dışında hadisten çıkartılacak daha başka sonuçlar da vardır: 1- Kimin nazarının değdiği bilinecek olursa, onun gusledeceğine dair hüküm verilir. 2- Gusletmek, nazara karşı faydalı olan işlerdendir. 3- Nazar, bazı hallerde kıskançlık olmadan dahi beğenmek ve hoşlanmakla birlikte olur. Hatta bu, seven bir kimse tarafından da, salih kimse tarafından da görülebilir. 4- Bir şey beğenen bir kimsenin beğendiği o kimseye ya da o şeye hemen mübarek olması için dua etmekte elini çabuk tutması icap eder ve bu onun tarafından yapılan bir rukye olur. 5- Müstamel (abdest ve gusül gibi ibadet kastıyla kullanılmış) su, tahirdir. 6- Açık arazide (tesettüre riayet etmek şartıyla) gusletmek caizdir. 7 - Nazar değmesi bazen öldürücü olabilir. Bundan dolayı kısas yapılacağı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bu sebeple Kurtubi şöyle demektedir: Nazarı değen bir kimse, herhangi bir şeyin telef olmasına sebep olursa onun tazminatını öder. Eğer nazarıyla öldürürse kısas ya da -bu işin onun bir adeti olacak şekilde tekrarlanması halinde- diyet ödemesi gerekir. Bu durumda nazarı değen kimsenin hali sihirbazın katir olduğu için değil (ölüme sebep olduğundan dolayı) öldürülmesini kabul eden kimselere göre aynı durumda olur. Şafiiler bu hususta lması söz konusu etmemişler, hatta böyle bir şeyin olmayacağını belirtmiş ve şöyle demişlerdir: Nazar çoğunlukla öldürücü değildir ve ölüm sebebi olarak sayılmamıştır. Nevevı de er-Ravda adlı eserinde şunları söylemektedir: Böyle bir halde diyet de, keffaret de söz konusu olmaz. Çünkü şer'! hüküm ancak genel ve belirli olarak tespit edilebilen şeyler hakkında söz konusu olur. Belli bir şekilde tespit edilemeyen ve bazı hallerde, bazı kimselere özelolan şeyler için hüküm koymak söz konusu değildir. Üstelik nazar değen bir kimse kesinlikle böyle bir fiil de işlemiş sayılamaz. Nazarın nihai durumu bir kıskançlıktır ve bir nimetin zeval bulmasını temenni etmektir. Aynı şekilde nazar değmesinden ötürü ortaya çıkan hal, nazar değen kimse için hoşlanılmayan bir şeyin ortaya çıkmasından ibarettir. Bu hoşlanılmayan hal de ölüm esnasında muayyen bir sebep olarak görülemez. Çünkü nazarın etkisi olmaksızın da hoşlanılmayan bir hal ile karşı karşıya kalınabilir. ---Nevevi'nin er-Ravda adlı eserinden nakil burada sona ermektedir--- İbn Battal'ın kimi ilim ehlinden haklettiklerine göre, bir kimsenin nazarının değmesiile tanınması halinde imam, o kimseyi insanların yanına girip çıkmaktan alıkoymalı ve onu evinde oturmaya mecbur etmelidir. Eğer fakir bir kimse ise ona hayatını idame ettirecek şekilde bir maaş bağlamalıdır. Çünkü böyle bir kimsenin zararı, Ömer rad'yallahu anhiin -ilgili başlıkta açıkça geçtiği gibi- insanlarla oturup kalkmasına engelolduğu cüzamlı bir kimsenin zararından daha ağırdır. Şeriat koyucunun cemaate katılmasını engellediği sarımsakyiyen kimsenin zararından da daha ağırdır. Nevevi dedi ki: Bu, başkasının, aksini açıkça ifade ettiği bilinmeyen sahih ve muayyen olarak kabul edilen bir görüştür
باب: رُقْيَةِ الْحَيَّةِ وَالْعَقْرَبِ
Abdurrahman b. el-Esved'den, ababasından şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ben Aişe r.anha'ya zehirli hayvanın sokmasına karşı rukyeye dair soru sordum. O da: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem zehirli olan her hayvan sokmasından dolayı rukye yapmaya ruhsat vermiştir, dedi
باب: رُقْيَةِ النَّبِيِّ ﷺ
Abdulaziz'den, dedi ki: Ben ve Sabit, Enes b. Malik'in huzuruna girdik. Sabit: Ey Ebu Hamza ben hastalandım, dedi. Enes: Sana Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yaptığı rukye ile rukye yapayım mı, dedi. Sabit: Yap deyince, Enes: Ey insanların Rabbi, ey hastalığı gideren Allah'ım, şifa ver, şifa veren sensin, senden başka şifa verecek yoktur. Geriye hastalıktan eser bırakmayan bir şifa ver
Aişe r.anha'dan rivayete göre, "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem aile halkından birisine Allah'a sığındırma duasını yapar ve sağ elini onun bedenine sürerek: İnsanların Rabbi Allah'lm, hastalığı gider, ona şifa ver. Şifa veren sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Geriye hastalıktan eser bırakmayan bir şifa ver, diye dua ederdi
Aişe'den rivayete göre; "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem rukye yaparak: Hastalığı sil ey insanların Rabbi! Şifa yalnız senin elindedir. Bunu senden başka açıp giderecek yoktur, derdi
Aışe r.anha'dan rivayete göre; "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hasta olan kimseye: Allah'ın adıyla, bu bizim arzımızın toprağıdır. Boğazımızın tükürüğü ile karışmıştır. Hastamız Rabbimizin izniyle şifa bulsun, derdi." Bu Hadis 5746 numara ile de geçer
Aişe'den, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem rukye yaparken: Allah'ın adıyla, bu arzımızın toprağıdır, boğazımızın da tükürüğüdür. Rabbimizin izniyle hastamız şifa bulur, derdi." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in rukyesi", yani rukye yaparken okuduğu sözler. "Şifa veren sensin." Bu ibareden şanı yüce Allah'a Kur'an-ı Kerim'de bulunmayan isimleri vermenin şu iki şarta bağlı olarak caiz olduğu anlaşılmaktadır: Bu şartlardan birincisi bu isimlerde bir eksiklik ve kusur vehmi veren bir anlam bulunmamalıdır. İkincisi de bunun Kur'an-ı Kerim'de bir aslının olması gerekir. Burada da (şifa veren: eş-Şafi) böyledir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de: "Hastalandığım zaman bana şifa veren Odur."(Şuara, 80) diye buyurulmuştur. "Senden başka şifa veren yoktur." Bu da ilacın ve tedavinin, yüce Allah'ın takdirine denk düşmemesi halinde herhangi bir faydasının olmayacağırm, ancak ona bağlı olarak fayda verebileceğine işaret etmektedir. "Bu arzımızın toprağıdır.". Nevevi der ki: Hadisin anlamı şudur: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizzat kendi tükürüğünü şehadet parmağı üzerine koyduktan sonra parmağını toprağın üzerine koydu. Ona az bir şey bulaştı. Sonra da bununla hasta olan yere ya da yaraya sürdü ve sün'ne esnasında sözü geçen sözleri söyledi. Kurtubi dedi ki: Hadisten bütün hastalıklar dolayısıyla rukye yapmanın caiz olduğu ve bunun, aralarında yaygın ve görülen bir şeyolduğu anlaşılmaktadır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in serçe parmağını yere koyduktan sonra, hasta yerin üzerine koyması da rukye yaparken böyle hareket etmenin müstehap oluşuna delildir
باب: النَّفْثِ فِي الرُّقْيَةِ
Ebu Seleme'den rivayete göre Ebu Katade şöyle demiştir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Rüya Allah'tandır. Hulm ise şeytandandır. Sizden herhangi bir kimse hoşuna gitmeyen bir şey görecek olursa uyandığı vakit üç defa tükürür gibi üflesin, o rGyanın şen'inden Allah'a sığınsın. Şüphesiz o takdirde ona zararı olmaz." Ebu Seleme dedi ki: Ben hiç şüphesiz bana dağdan daha ağır gelen bir rüya görürdüm. Bu hadisi duyduktan sonra artık bu gibi rüyalara aldırmaz oldum
Aişe r.anha'dan, dedi ki: "Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yatağına çekildiği vakit kulhuvallahu ehad ile el-Muavvizeteyn'i hep birlikte okuyup avuçlarına üfler,sonra da ellerini yüzüne ve bedeninin ulaştığı yerlerine kadar sürel'di. Aişe dedi ki: Rahatsızlandığı vakit bunu benim yapmamı emir ederdi
Ebu Said'den rivayete göre; "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabından askeri bir birlik, gitmeleri emrolunan bir sefere çıkıp yola koyuldular. Nihayet Arap kabilelerinden bir kabilenin yakınında bir yerde konakladılar. Onlardan kendilerini misafir olarak ağırlamalarını istediler. Ancak onlar kendilerini ağırlamayı kabul etmediler. O kabilenin efendisi zehirli bir hayvan tarafından sokuldu. Onu tedavi etmek için her şeyi yaptılar. Fakat hiçbir şeyin ona faydası olmadı. Onlardan birisi: Şu sizin yakınınızda konaklayan bu kimselere gitseniz, belki onlardan birisinin yanında yarayacak bir şey vardır, dedi. Yanlarına gelerek: Ey birlik, şüphesiz zehirli bir hayvan bizim efendimizi soktu. Yapabileceğimiz her şeyi yaptık ve hiçbir şeyona fayda vermedi. Sizden herhangi birinizin yanında bir şey var mı, diye sordu. Aralarından birisi: Evet, Allah'a yemin ederim, ben rukye yapan birisiyim. Fakat Allah'a yemin ederim biz sizden bizi ağırlamanızı istediğimiz halde sizbizi ağırlamadınız. Bu sebeple sizler bize belli bir ücret tespit etmedikçe ben rukye yapmam, dedi. Onlara bir sürü koyun vermek üzere anlaştılar. O adam gitti. "Elhamdulillahi Rabbi'l-alemın"i okuyup üf1emeye başladı. Nihayet adam bir bukağıdan kurtulmuş gibi rahat/adı ve herhangi bir acısı olmaksızın yürümeye koyuldu. Ebu Said dedi ki: Onlarla anlaştıkları ücret/erini eksiksiz verdiler. Birileri: Bunu paylaştırın, dedi. Ancak rukye yapan kişi: Hayır, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gidip ona olanı biteni anlatıncaya ve bize ne emir vereceğini görünceye kadar yapmayınız, dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yanına vardılar ve ona olanı anlattılar. O da: Onun (Fatiha suresinin) bir rukye olduğunu nereden bildin? İsabet ettiniz. Sürüyü paylaştırınız ve bana da sizinle birlikte pay ayırınız, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: Bu başlıkta yer alan üçüncü hadis olan Ebu Said el-Hudri radıya1lahu anh'nin rivayet ettiği hadiste, zehirli hayvanın sokup da Fatihatu'l-Kitab ile rukye yapılanın kıssası zikredilmektedir. Hadise dair yeterli açıklamalar dahaönce İcare bölümünde (2276.hadiste) geçmiş bulunmaktadır. Az önce de buna işarette bulunulmuş idi. Bu rivayette "okuyup üflemeye başladı" denilmektedir. Daha önce de nefs (üfleme) in tefil (tükÜrmek)den daha aşağı mertebede olduğunu söylemiş idim. Tefil, caiz olduğuna göre nefs'in de öncelikle caiz olması gerekir. Yine bu rivayette "herhangi bir ağrısı kalmaksızın" ibaresi de bulunmaktadır ki, yatakta hareket etmesine sebep olan bir ağrısı kalmadı, demektir
باب: مَسْحِ الرَّاقِي الْوَجَعَ بِيَدِهِ الْيُمْنَى
Aişe r.anha'dan rivayete göre, "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlardan herhangi birisine şu sığındırma duasını yapaı: ve onun bedenini sağ eliyle sıvazlardı: Hastalığı gider, ey insanların Rabbil Şifa ver, Şafı (şifa veren) sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Geriye hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa ver
باب: فِي الْمَرْأَةِ تَرْقِي الرَّجُلَ
Aişe r.anha'dan rivayete göre "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem vefatı ile sonuçlanan hastalığında kendisine muavvizatı okuyup üflerdi. Hastalığı ağırlaşınca ben onları okuyup ona üflüyor, kendi eliyle -bereketi dolayısıylaonun vücudunu sıvazlıyordum." (Ravilerden Ma'mer dedi ki:) İbn Şihab'a: Nasıl üflerdi diye sordum. O: Önce ellerine üfler, sonra onları yüzüne sürerdi, dedi
باب: مَنْ لَمْ يَرْقِ
İbn Abbas r.a.'tan, dedi ki: "Bir gün Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanımıza çıktı ve şöyıe buyurdu: Bana ümmetler gösterildi. Bir Nebi beraberinde bir adam olduğu halde geçiyor, bir diğer Nebi iki adam bulunduğu halde, bir başka Nebi bir topluluk bulunduğu halde geçiyordu. Beraberinde hiçbir kimse bulunmadığı halde geçen Nebiler de vardı. Ufuğu kaplayan çokmiktarda bir karartı gördüm. Onların benim ümmetim olduğunu ümit ettim. Bana: Bu Musa ve onun kavmidir, denildi. Sonra bana: Bak denildi, ben de ufuğu kaplayan çok miktarda bir karartı gördüm. Bana şuraya ve şuraya da bak, denildi. Ufuğu kaplayan çok miktarda bir karartı gördüm. İşte bunlar senin ümmetindir ve bunlarla birlikte cennete hesapsız girecek yetmişbin kişi vardır, denildi. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onlara açıklama yapmadan (içeri girdiğinden) insanlar dağıldı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ashabı (bunların kim olabileceklerini) kendi aralarında konuştular ve: Biz şirk içinde doğduk sonra da Allah'a ve Rasulüne iman ettik. Ama bunlar bizim çocuklarımız olmalıdır dediler. Bu sözleri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ulaşınca O şöyle buyurdu: Bunlar herhangi bir şeyi uğursuz saymayanlar, kendilerini dağlatmayanlar, kendilerine rukye yapılmasını istemeyenler ve yalnız Rablerine tevekkül edenlerdir. Bunun üzerine Ukaşe b. Mihsan ayağa kalkarak: Ben onlardan mıyım, ey Allah'ın Rasulü, dedi. Allah Rasulü: Evet, buyurdu. Bu sefer bir başkası kalkarak: Ben de onlardan mıyım, diye sordu. Allah Rasulü: Bu hususta Ukaşe senden önce davrandı, buyurdu." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Rukye yapmayan kimseler." Bu hadis aynen bir başka yoldan, Husayn b. Abdurrahman'dan "kendisini dağlatan kimse" Başlığında geçmiş ve bunun Baş taraflarında bir kıssa ekleyerek nakledenleri de belirtmiş, buna dair şerhin, Rikak bölümünde(6541.hadiste) geleceğini de söylemiş idim. Hadisin burada zikredilmesinden kasıt, "bunlar uğursuz saymayanlar, kendilerini dağlatmayanlar, kendilerine rukye yapılmasını istemeyenlerdir" ibareleridir. Uğursuzluk, bundan sonraki Başlıkta söz konusu edilecektir. Dağlama ile ilgili açıklamalar da daha önce bu hadisin geçtiği yerde yapılmıştır. Rukyeyegelince, rukye yapmayı ve dağlatmayı diğer tedavi yolları arasında mekruh görüp her ikisinin de -diğerleri değil de bunların- tevekkülü bozduğunu kabul eden kimseler, bu hadisi delil gösterirler. Ancak ilim adamları böyle bir iddiaya karşı çeşitli şekillerde cevap vermiş bulunmaktadırlar: 1- Taberi, el-Mazeri ve bir kesimin söylediğine göre bu, -cahiliye dönemi insanlarının inandıkları gibi- tabiatçıların, ilaçlar tabiatlari gereği faydalı olurlar, şeklindeki kanaatlerine uygundüşünmeyen kimseler hakkında yorumlanır. Başkaları da şöyle demektedir: Terk edilmesi öğülmeye sebep teşkil eden rukye, cahiliye döneminde söylenen ve küfür olma ihtimali taşıdığından dolayı manası anlaşılmayan sözlerle yapılan rukyedir. Zikir ve benzeri şeylerle yapılan rukye ise böyle değildir. Ancak Iyad ve başkaları buna karşılık şöyle demektedirler: Hadis bu yetmişbin kişinin diğerlerinden ayrıbir meziyetinin olduğunu ve sadece kendilerinin sahip bulundukları bir fazilete sahip olduklarını göstermektedir. Böylelikle bunlar asıl itibariyle faziletli ve dine bağlı olmakla kendileriyle ortak özelliğe sahip olan kimselerden ayrılmış olmaktadırlar. İlaçların tabiatları itibariyle etkili olacağına inanan yahut cahiliye dönemindeki rukyeleri ve benzerlerini kullanan bir kimse ise MÜslüman değildir. O halde böyle •bir cevap sağlıklı olamaz. 2- ed-Davudıve bir kesim şunları söyler: Hadiste kastedilen kimseler, hastalanır korkusu ile sağlıklı iken bu gibi işleri yapmaktan uzak duran kimselerdir. Hastalandıktan sonra ilaç ve tedaviye başvuran bir kimsenin durumu böyle değildir. Bu doğrultudaki açıklamayı daha önce İbn Kuteybe'den ve başkalarından "kendisini dağlatan kimse" başlığındanakletmiş bulunuyorum. İbn Abdilberr'in tercih ettiği de budur. Ancak daha önce kaydettiğimiz, hastalığın meydana gelmesinden önce (hastalıktan) Allah'a sığınmanın sabit olduğuna dair rivayetler ile buna da itiraz edilmiştir. 3- el-Halimı dedi ki: Hadiste söz konusu edilen bu kimselerden kasıt, dünya hallerinden ve dünyada bulunan çeşitli arıza ve rahatsızlıkları önlemek için hazırlanrrıış sebeplerden yana habersiz olan, bundan dolayı dağlanmayı da, rukye yapmayı da bilmeyen ve karşı karşıya kaldıkları hallerde dua etmekten, Allah'a sığınmaktan başka bir sığınakları, Allah'ın kazasına razı olmaktanbaşka bir barınakları olmayan kimselerdir. Bunların, tabiplerin tıbbından, rukyecilerin rukyesinden haberleri yoktur. Bunların hiçbirisini de doğru dürüst beceremezler. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 4- Rukye ve dağlanmayı terk etmekten maksat, hastalığın önlenmesinde Allah'a güvenip dayanmak ve onun kaderine rıza göstermektir. Yoksa bunların caiz oluşunu tenkit etmek değildir. ÇünkÜbu hususlar sahih hadislerde ve selef-i salih'ten sabit şeylerdir. Ama rıza ve teslimiyet makamı, sebeplere başvurmaktan daha yüksek bir makamdır. el-Hattabı ve ona uyan kimseler bu doğrultuda görüş beyan etmişlerdir. İbnu'l-Esir der ki: Bu, dünyadan, dünyadaki sebeplerden, dünyaya bağlayan bağlardan yüz çeviren velilerin niteliklerindendir. Böyleleri de velileriri eri haslarıdır. Bu işleri Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in fiilen ve emir olarak yapmış olması da bunu reddetmez. Çünkü o irfan makamlarının ve tevekkül derecelerinin en yükseğinde idi. Onun bu tür fiil ve açıklamaları teşri ve . caiz oluşun beyanı için idi. Bununla birlikte onun bunları yapması, tevekkülünü de eksiitmez. Çünkü 0, kesinlikle tevekkülü kamil birisi idi. O halde sebeplere Başvurmak, onun tevekkülünü hiçbir şekilde etkilemezdi. başkası ise böyle değildir. İsterse tevekkülü çok olan bir kimse olsun. Ama sebeplere Başvurmayı terk ederek bu hususta ihlasa sahip olan bir kimsenin makamı, böyle olmayandan daha yüksektir. Taberi der ki: Kalbine saldırgan, yırtıcı hayvan vehücum eden düşmana varıncaya kadar hiçbir şeyin korkusu bulaşmayan ve rızkım talep etmek, herhangi bir hastalığı tedavi etmek için hiçbir şeye başvurmayan kimseler dışındakiler tevekkül etmek vasflm hak edemez, denilmiştir. Ama gerçek şudur: Allah'a güvenen, Allah'ınkaza ve kaderinin, hakkında takdir edilen şekliyle gerçekleşeceğine kesin olarak inanan, bu hususta Allah'ın sünnetine ve Rasulünün sünnetine uyarak sebeplere Başvuran kimsenin bu hali, tevekkülünü olumsuz olarak etkilemez. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem savaşta üst üste iki zırh giyinmiştir. Başına miğfer geçirmiştir, okçuları yol ağzına yerleştirmiştir. Medine etrafına hendek kazmıştır, Habeşistan'a ve Medine'ye hicret edilmesineizin vermiştir. Kendisi de hicret etmiştir, yemek ve içmek için gerekli yollara başvurmuştur. Kendi aile halkı için ihtiyaçlarını bir kenaraayırıp saklamış, üzerine semadan bir şeyler inmesini beklememiştir. Oysa öyle bir şeyolsaydı, Allah'ın kulları arasında buna en layık olan o olurdu. Kendisine: Devemi bağlayayım mı yoksa onu serbest mi bırakayım, diye soru sorana da: "Onu bağla ve İevekkül et" diye cevap vermiş, gerekli tedbirleri almanın tevekküle aykırı olmadığına işaret buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
باب: الطِّيَرَةِ
İbn Ömer r.a.'dan rivayete göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Hastalığın bulaşması yoktur. Uğursuzluk yoktur. Uğursuzluk üç şeydedir. Kadında, evde ve binekte" buyurmuştur
Ebu Hureyre'den, dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i: "Uğursuzluk yoktur. Bunun hayn°lısı tefe'üldür, diyebuyururken dinledim. Ashab: Tefe'ül nedir diye sorunca, Allah Rasulü: Sizden birinizin işiteceği güzel bir sözdür, buyurdu. " Bu Hadis 5755 numara ile de geçiyor Fethu'l-Bari Açıklaması: "Uğursuz saymak." Tıyera: Uğursuz saymak demektir. Bunun aslı da şuradan gelmektedir: Araplar cahiliye döneminde (tıyeranın kökünü teşkil eden) tayr (kuşun uçuş şeklin)e dayanarak sonuçlara varırlal'dı. Onlardan herhangi birisi bir iş yapmak istediğinde kuşun sağa doğru uçtuğunu görürse, onu uğurlu sayar ve devam ederdi. Kuşun sol tarafa uçtuğunu görürse bunu uğursuz kabul eder, geri dönel'di. Bazen onlardan birisi uçsun diye kuşları harekete geçirir ve buna göre davranıl'dı. Şeriat bunu nehyeden buyrukları getirdi. Onlar bu işlere sanih ve barih adını verirlerdi. Sanih, senin sol tarafından sağına doğru uçmak suretiyle sağ tarafı sana doğru gelendir. Barih ise bunun aksi olandır. Onlar sanih olanı uğurlu kabul eder, barih olanı uğı,ı.rsuz sayarlardı. Çünkü kuş kendisine doğru meyletmeksizin ona atış yapması mümkün değildir. Halbukikuşların sağa ya da sola doğru uçmasında onların bu inanışlarını gerektirecek hiçbir şey yoktur. Bu aslı, astarıolmayan şeylerle uğraşıp kendilerini zora koşmaktan başka bir şey değildir. Çünkü kuşların aklı, mantığı yoktur. Herhangi bir şeyi diğerinden ayırt edemezler ki, onların yaptıklarının bir mana ihtiva ettiğine delilgösterilebilsin. ilmin layık olmayan yerlerden öğrenilmeye çalışılması ise, bu işi yapanın cehaletidir. Cahiliye dönemindeki aklı başında bazı kimseler ise bu tür uğurlu, uğursuz saymayı kabul etmiyor ve böyle şeye iltifat etmediğinden ötürü kendisini övüyordu. Mesela onlardan bir şair şöyle demiştir: "Ben sabah yoluma koyuldum. Ama ta eskiden beri Ben bir şeyin koruduğuna ya da uçuşuna güvenerek gitmedim . . Çünkü sola uçuşlar da, sağa uçuşlar gibidir Sağa 'uçuşlar da, sola uçuşlar gibidir." Bir başkası şöyle demektedir: "Kuşları harekete geçirmek ve uğurlu uğursuz saymak ile kahinlerin hepsi Saptırıcı şeylerdir; gaybın ötesini kapatan, örten kilitler vardır." Bir diğeri şöyle der: "Kuşların erken uçuşları delikanlıyı yaklaştıramaz başarıya, Onların geç kalışıarının da bir kusura sebep olması sözkonusu değildir." Bir diğeri de şöyle demiştir: "Ömrün hakkı için, çakıl taşları ile fal açanlar da bilemezler, . Kuşları uçuranlar da bilemezler Allah'ın ne yapacağını." Cahiliye dönemi Araplarının çoğunluğu, kuşların uçuşlarından uğurlu uğursuz manası çıkartıyor, buna güveniyor ve şeytanın bunu süslemesi dolayısı ile' de çoğunlukla bu doğru çıkıyordu. Müslümanların bir çoğunda da bunun bazı kalıntıları devam etmektedir. Ebu Davud ve sahih olduğunu belirterekTirmizi ile İbn Hibban İbn Mesud'danNebie merfu' olarak şu hadisi zikretmektedirler: "Tıye ra (uğurlu uğursuz saymak) bir şirktir. Aramızdan bazı şeylerin uğursuz olacağından çekinmeyen kimse olamaz. Ama Allah bunu tevekkül ile giderir." Bu hadisteki "aramızda ... olamaz" sözleri İbn Mesud'un haber arasında dere ettiği sözlerindendir. Bunu da Buhari'nin hocası Süleyman b. Harb, Tirmizi'nin Buhari'den, onun da hocasından naklettiğine göre açıklamış bulunmaktadır. Bunu şirk olarak değerlendirmesinin sebebi de bu işin bir fayda sağlanacağına ya da bir zararı önleyeceğine inanışlarıdır. Sanki onlar böylelikle Allah ile birlikte başkasına ortak koşmuş gibi oluyorlar. İbn Mesud'un, "ama Allah bunu tevekkül ile giderir" sözÜşuna işaret etmektedir: Her kim böyle bir halile karşılaşır da Allah'a teslimiyet gösterir ve uğursuzluk duygusuna aldırmazsa, bu kabilden içine arız Olan hallerden dolayı sorumlu tutulmaz .. Beyhakl, Şuabu'l-İman adlı eserinde Abdullah b. Amr'dan şu mevkuf rivayeti nakletmektedir: "Her kime bu uğursuzluk düşüncesinden herhangi bir şey anz olursa Allah'ım, senin uğurundan başka uğur yoktur, senin hayrından başka hayır yoktur, senden başkada hiçbir ilah yoktur, desin
باب: الْفَأْلِ
Ebu Hureyre r.a.'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Tiyera (uğursuz saymak) diye bir şey yoktur. Bunun hayırlısı da tefe'üldür, diye buyurdu. Ashab: Tefe'ül nedir, ey Allah'ın Rasulü, diye sorunca, o: Birinizin duyduğu salih bir sözdür, buyurdu
Enes r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Ne hastalığın bulaşması vardır, ne uğursuzluk vardır. Bununla birlikte salih (iyi) tefe'ül olan güzel söz dehoşuma gider." Bu Hadis 5776 numara ile de geçiyor Fethu'l-Bari Açıklaması: ''Tefe'ül'' Taberi, İkrime'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: İbn Abbas'ın yanında idim. Bir kuş gelip öttü. Bir adam: Hayırdır, hayırdır, dedi. İbn Abbas: Bunun yanında hayır da yoktur, şer de yoktur, dedi. Yine (Taberı) şöyle demiştir: Tefe'üı ile tıyera (uğursuzsaymak) aı-asındakifark şudur: Tefe'ül yüce Allah hakkında hüsn ü zan beslemek türündendir. Uğursuzsaymak ise, ancak kötü şey hakkında olur. Bundan dolayı mekruh görülmüştür. Nevevi der ki:. Tefe'ül hoşa gitmeyen şeyler hakkında da, sevindirici şeyler hakkında da kullanılır. Ama çoğunlukla sevindirici şeyler hakkında kullanılır. Tı: yera denilen (uğursuz saymak) ise, ancak uğursuzkabul etmek hallerinde olur. Mecazen sevindirici haller için de kullanıldığı olur. Bu adlandırma, duruma göre değişebilir gibidir. Ama şeriat tıyera (denilen uğursuz sayma)yı hoşa gitmeyen şeyler, tefe'ül'ü de sevindiren şeyler hakkında Özelolarak kullanmıştır. Ancak tıyera kabilinden olmaması için böyle bir maksadı gütmemesi de şartlarındandır. İbn Battal der ki: Allah insanların fıtratında hoş sözü sevmek ve onunla ünsiyet etmek özelliğini yaratmıştır. Nitekim onlarda güzel görünümlüşeylere, saf berrak suya bakarak rahatlamak özelliğini de yaratmıştır. İsterse böyle birsuya bizzat sahip olmasın ve içmesin. Tirmizi sahih olduğunu da belirterek Enes'ten şu hadisi rivayet etmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir ihtiyaqnı görmek için dışarıçıkacak olursa, ya nedh, ya raşid (ey başarılı, ey doğru yolda olan) sözlerini işitmekten hoşlanırdı." Ebu Davud da hasen bir senedie Bureyde'den şunu rivayet etmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hiçbir şeyden dolayı uğursuzluk duygusuna kapılmazdı. Bununla birlikte bir amir (devlet işini görmek üzere bir görevli) gönderdiği vakit ona ismini sorardı. İsmi hoşuna giderse bundan dolayı sevinirdi. Eğer isminden hoşlanmazsa bundan hoşlanmadığı yüzünün ifadelerinde görüıürdü
باب: لَا هَامَةَ، ولا صَفَرَ
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Hastalığın sirayeti (bulaşması) da yoktur, tıyera (uğursuz saymak) da yoktur, hame de yoktur, safer de yoktur" diye buyurmuştur
باب: الْكِهَانَةِ
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Huzeyl'li olup birbiri ile döğüşen iki kadın hakkında hüküm verdi. Onlardan biri diğerine taş atmış, bu taş hamile olan diğerinin karnına isabet etmiş ve karnındaki çocuğun ölümüne sebep olmuştu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda davalaştılar. Allah Rasulü: Kadının karnında ölen ceninin diyeti olarak, köle veya cariyenin gurresidir (diyetin yirmide biridir), diye hüküm verdi. Tazminatı ödemek durumunda olan kadının velisi şöyle dedi: Ey Allah'm Rasulü, ben nasılolur da içmemiş, yememiş, konuşmam ış ve hatta doğarken çığlık atmamış birisinin diyetini ödeyebilirim? Böyle bir varlığın diyetini ödemeyi batıl bir iş sayarım. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Şüphesiz ki bu, kahinlerin kardeşlerindendir, buyurdu." Bu Hadis 5759,5760. 6740, 6904, 6909 ve 6910 numara ilede geçiyor
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "İki kadından birisi diğerine bir taş attı ve o kadın da karnındaki ceninini düşürdü. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun hakkında bir erkek yahut bir dişi köleden ibaret olan gurre verilmesi hükmünü verdi
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre "İki kadından birisi diğerine bir taş attı ve o kadın da karnındaki ceninini düşürdü. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun hakkında bir erkek yahut bir dişi köleden ibaret olan gurre verilmesi hükmünü verdi
Ebu Mes'ud'dan: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem köpeğin bedelini, zina eden kadının ücretini ve kahine verilen ücreti yemeyi yasaklamıştır, demiştir
Aişe r.anha.'dan, dedi ki: "Bazı kimseler Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e kahinlere dair soru sordular. O da: Bir şey değildir(ler), buyurdu. Soruyu soranlar: Ey Allah'ın Rasulü, onlar bazen bir şeyi söylüyorlar ve (dedikleri) gerçekten çıkıyor, dediler. Bu sefer Allah Rasulü şöyle buyurdu: O, cinlerden olan kimsenin (meleklerden) kapıp aldıği ve kendi dostunun kulağına fısıldadığı haktan olan bir sözdür. Onlar buna yüz tane yalan karıştırırlar." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kahinlik"; gaybı bilmek iddiasında bulunmak demektir. Bir sebebe dayanmakla birlikte, dünyada meydana gelecekleri haber vermek gibi. Bu hususta asıl dayanak, cinlerden bir kimsenin meleklerin sözlerinden bir şeyi hırsızlık yoluyla kapması ve kaptığı bu sözü kahinin kulağına bırakmasıdır. Kahin, arraf hakkında da, çakıl taşlarına bakan kimse hakkında da kullanılır. Müneccim hakkında da kullanılır. Kahinliği yermek hususunda Sünen sahiplerinin rivayet edip Hakim'in sahih olduğunu belirttiği Ebu Hureyre yoluyla merfu' olarak nakledilen şu hadis varid olmuştur: "Kim bir kahine yahut bir anma gidip de onun söylediklerini tasdik ederse Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in üzerine indirileni inkar etmiş olur." Bu hadisin Cabir ve İmran b. Husayn yoluyla gelen bir şahidi de vardır. Bu hadisleri el-Bezzar ikisi de ceyyid ayrı senedIerle rivayet etmiş olup, lafızları: "Kim bir kahine gider de ... " şeklindedir. Müslim'de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in. eşlerinden birisinden -ravilerinden kimisi de bunun adını Hafsa diye vermiş bulunmaktadır-: "Kim bir aıTma gider de" lafzı ile rivayet etmiştir. Hepsinin bu farklı lafızlarındaki tehdit, Ebu Hureyre'nin hadisindeki lafız ile ittifak arz etmektedir. Ancak Müslim'in rivayet ettiği hadiste: "O ikisinin kırk gün süreyle hiçbir namazı kabul olunmaz" denilmektedir. "Bu ancak kahinlerin kardeşlerindendir." Onun sözlerinin kahinlerin sözlerine benzerliği dolayısıyla böyle demiştir. İbn Battal dedi ki: Hadiste kullandıkları lafızları bakımından kahinlere benzemeye çalışan kimselerin yerilmesi s,öz konusudur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onu cezalandırmayışının sebebi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e cahillerden yüz çevirip, onları affetmekile emredilmiş olmasıdır. Konuşurken seci'li (duraklarda kafiyeli) konuşma yapmayı mekruh görenler bunu delil almışlardır. Ama bu da mutlak olarak kabul edilmemiştir. Aksine seci'li konuşmanın mekruh olan kısmı, hakkı bertaraf etmek için zorla:narak söylenen sözlerdir. Kendiliğinden ve mubah olan hususlarda kendisini zorlamadan söylenen seci'li sözler caizdir. İşte Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den bu kabilden varid olmuş sözler de buna göre anlaşılmalıdır. İleride Deavat (dualar) bölümünde buna dair daha geniş açıklamalar (6337.hadiste) gelecektir. Hadisten çıkarılan sonuçlar arasında: Cinayetin hakime götürülüp dava edilmesi, ileride Diyetlerbahsinde açıklanacağı üzere ölü dahi düşecek olsa ceninde diyet ödemenin vacip olduğu gibi sonuçlarda çıkarılmaktadır. Sözünü ettiğimiz bölümdebundan çıkacak diğer sonuçlar da açıklanacaktır. "Bırakır." yani ona telkin eder, koyar. Hattabi dedi ki: Yani cinlerden olan kişi o sözü dostunun kulağına telkin ettiği vakit diğer şeytanlar da bu sözü duyarlar ve -tıpkı tavuğun gıdaklayip diğer tavukların onun sesini işitince cevap vermeleri gibi- onu birbirlerine nakleder dururlar. Ancak Kurtubi buna karşı şunları söylemektedir: Hadisin siyakına daha uygun görülen mana şudur: Cinlerden olan şahıs, sözü gizli, fakat bir çeşit yankısı bulunan, kendisine de dönen bir ses iletelkin eder. Bundan dolayı kahinlerin sözleri de çoğunlukla bu türdendir. Daha önce Cenazeler bölümünün sonlarında (1355.hadisin şerhinde) buna dair bazı açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. el-Hattabi der ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kahinlik yapan kimsenin bazı hallerde isabet etmesinin biricik sebebinin şu olduğunu açıklamaktadır: Cinlerden olan şahıs meleklerden hırsızlık sureti ile dinlemiş olduğu bir sözü kahine telkin eder. O da bunun üzerine duyduğuna kıyas ederek yalanlar katar. Bazen isabet ettiği nadiren görülebilir. Ama yanılması daha çok görülen haldir. Hadisten anlaşıldığına göre şeytanların, meleklerden hırsızlama sözler işitmeleri devam etmektedir. Ama bu, cahiliye dönemindeki hallerine nispetle neredeyse yok hükmündedir, oldukça az ve nadir hale gelmiştir. Kahinlere gitmenin nehyedildiği de hadisten çıkan sonuçlar arasındadır. Kurtubi der ki: Buna gücü yeten muhtesib ve benzeri kimselerin, çarşı pazarda bu tür işler yapan kimselerin başına dikilerek onlara da, onların yanına gelen kimselere de en şiddetli bir şekilde tepki göstermeleri gerekir. Bazı hususlarda onların doğru söylediklerine aldanmamalı ve onların yanına gidip gelenler arasında ilme müntesib gibi görünenlerin çokluğuna da kanmamalıdır. Çünkü aslında bu gibi kimseler, ilimde derinliği olan kimseler değildir. Aksine bunlar bu gibi kimselerin yanına gitmenin sakıncalarını bilmeyen cahillerdendirler
باب: السِّحْرِ
Aişe r.anha'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Zureyk oğullarından Lebid b. el-A'sam adında bir adam Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sihir yaptı. Öyle ki, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e yapmamış olduğu bir şeyi yaptığı hayal olarak görünüyordu. Nihayet bir gün -yahut bir gece- o benim yanımda iken uzun uzun dua etti, ettikçe etti. Sonra şöyle dedi: Ey Aişe, farkında mısın Allah Teala bana kendisine hakkında fetva istediğim bir hususta fetva verdi. İki adam yanıma geldi. Onlardan birisi başımın yanında, diğeri ayaklarımın yanında oturdu. Onlardan birisi arkadaşına: Bu adamın hastalığı nedir, diye sordu. Öbürü: O sihirlenmiştir, diye cevap verdi. Diğeri: Ona kim sihir yaptı, diye sordu. Öbürü: Lebid b. el-A'sam diye cevap verdi. Hangi şeyde (sihir yaptı) diye sordu. O: Bir tarakta ve taranırken düşen saçlar ile erkek bir hurma ağacının kurumuş çiçek kapçığı ile; dedi. Öbürü: Peki o (sihir yapılan bu şeyler) nerededir, diye sordu. O da: Zervan kuyusunda, diye cevap verdi. . Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ashabından birkaç kişi ile birlikte o kuyuya gitti. Oradan dönüp gelince, dedi ki: Ey Aişe, o kuyunun suyu sanki ıslatılmış kına suyunu andırıyordu. Onun yanındaki hurma ağaçlarının başları da şeytanların başları gibiydi. Ben: Ey Allah’ın Rasulü, sen onu oradan çıkarmadın mı, diye sordum. O: ’'Allah bana afiyet verdi. Bu hususta ben insanların aleyhine bir şerri körüklemek istemedim, dedi ve verdiği emir üzerine o kuyu kapatıldı." Denildiğine göre "el-muşata (taranırken dökülen saç)’' saçın taranması halinde dökülen saçlardır. Aynı şekilde taraktan geçirilmesi halinde dökülenlere de muşata denilir. Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sihir." Ragıb ve başkaları şöyle demişlerdir: Sihir birkaç anlamda kullanılır: 1- Latif ve ince olan her şey. Bir şeyi (kendisine) meylettiren her kimse, ona sihir yapmış olur. İşte şairlerin: "Gözlerin sihri" tabirini kullanmaları da bu kabildendir. Çünkü gözler nefisleri kendilerine meylettirirler. Tabiplerin: Tabiat sihircidir, sözleri de bu kabildendir. Yüce Allah'ın: "Hayır, biz sihirlenmiş bir topluiuğuz. "(Hicr. 15) buyruğu da böyledir. Doğruyu bilmekten alıkonulmuş kimseleriz, demektir. "Şüphesiz beyanın bir kısmı bir sihirdir" hadisindeki ifade de bu anlamdadır. 2- Hakikati olmayan aldatma ve hayalolarak göstermeler. Nitekim göz bağcıların yaptıkları şekilde, el çabukluğu ile yaptıklarını gözlerin fark etmesini önleme/eri bu kabildendir. Yüce Allah'ın: "Onların ipleri ve değnekleri büyülerinden ötürü kendisine yürüyorlarmış gibi geldi. "(Taha, 66) buyruğu ile "İnsanların gözlerini büyülediler. "(Araf, 16) buyruğunda ile buna işaret edilmektedir. 3_ "Şeytanlara bir çeşit yakınlaşmak sureti ile şeytanların yardımıyla meydana gelen şeyler ... " Fethu'l-Barı, X, 232 vd. 4- Yıldızlara -onların iddialarına göre- hitap etmek ve onların manevi özelliklerinin aşağıya inmesini sağlamak suretiyle gerçekleşen şeyler. Sihir hakkında görüş ayrılığı vardır. Bunun sadece bir hayal gibi göstermekten ibaret olupbir hakikatinin olmadığı söylenmiştir. Şafi'ilerden Ebu Cafeı: el-Esterbazi'nin, Hanefilerden Ebu Bekir er-Razi'nin ve Zahiri İbn Hazm ile bir kesimin tercih ettiği görüş budur. Nevevi der ki: Doğru olan ise sihrin bir hakikatinin olduğudur. Cumhur bunu katli olarak söylemiş, genelolarak ilim adamları da bu görüşü kabul etmiştir. Kitabın da, meşhur ve sahih sünnetin de delalet ettiği budur. ---Nevevi'nin sözü burada bitti.--- Ama asıl anlaşmazlık konusu da şudur: Sihir ile bir şeyin hakikati değişir mi, değişmez mi? Sihir sadece bir hayal göstermekten ibarettir, diyenler bunu kabul etmezler. Sihrin bir hakikati olduğunu söyleyenler de; onun sadece bir etkisi vardır ve bu etkisi ile mizacı bir tür rahatsız edip hastalandırmaktan öteye gidemez diyenler ile, hayır, sihir mesela cansız bir varlık, canlı olacak şekilde yapı değiştirir ve bunun aksini yapar, diyenler olmak üzere ihtilaf etmişlerdir. Cumhurun benimsediği görüş, birincisidir. Çok az bir kesim de ikincisini kabul etmişlerdir. Eğer konu ilahi kudret açısından ele alınırsa bu da kabul edilir. Ama gerçek ve vakıa göz önünde bulundurulacak olursa bu hususta görüş ayrılığı vardır. Çünkü bu işi yaptığını iddia edenlerin pek çoğu buna dair bir delil ortaya koyamaz. el-Hattabi'nin naklettiğine göre bazıları kayıtsız ve şartsız olarak sihri kabul etmezler. Sanki o bu sözleriyle sihrin sadece bir hayal oldi..ığunu söyleyen kimseleri kastetmiş gibidir. Aksi takdirde bu, hakkı bile bile inkar olur. el-Mazeri der ki: İlim adamlarının çoğunluğunun kanaati, sihrin varlığı ve onun bir hakikati olduğu doğrultusundadır. Bazıları ise sihrin hakikatini kabul etmez, sihir olarak meydana gelen şeylerin batı i birtakım hayaller olduğunu söylerler. Ancak sihrin varlığını ortaya koyan nakil varid olduğundan dolayı bu görüş reddolunmuştur. Çünkü akıl, şanı yüce Allah'ın sihirbazın birtakım sözleri söylediği yahut bazı cisimleri bir araya getirdiği ya da özel bir sıraya göre birtakım kuvvetleri, güçleri birbirine karıştırdığı takdirde, alışılmışın dışında bir şey yapabileceğini reddetmemektedir. Oldukça yetkin ve beceri sahibi tabiplerin, tek başına zararlı olan birtakım ilaçları birbirine karıştırarak, terkib sonucu yararlı bir ilaç haline getirmeleri de bunun gibidir. Sihrin etkisinin, yüce Allah'ın: "Kişi ile eşinin arasını ayıran şeyler"de zikrettiğinden fazla olmadığı da söylenmiştir. Çünkü bu buyruk, bu işin çekinilmesi gereken bir şeyolduğunu anlatmak sadedindedir. Eğer sihirle bundan daha fazlasının meydana gelmesi mümkün olsaydı, elbette onu da zikrederdi. el-Mazerı dedi ki: Akıl açısından doğru olan, sihir ile bundan daha fazlasının da olmasının caiz oluşudur. Ayet-i kerime -bu hususta zahir olduğunu söyleyebilsek dahi- fazlasının olmayacağı hususunda bir nas değildir. Daha sonra şunları eklemektedir: Sihir, mucize ve keramet arasındaki farka gelince, sihir sihirbazın istediği şey gerçekleşinceye kadar birtakım sözler söylemek ve fiiller işlemektir. Kerametin ise bunlara bir ihtiyacı yoktur. Hatta keramet çoğunlukla kendiliğinden ortaya çıkar. Ayrıca keramet fasık bir kimsenin eliyle ortaya çıkmaz. Nevevi Ziyadatu'r-Ravda'da el-Mütevelli'den buna yakın açıklamalar kaydetmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte bu olağandışı işin eliyle gerçekleştiği kimsenin halini de göz önünde bulundurmak gerekir. Eğer şeriate sıkı sıkıya bağlı ve kişiyi helake götüren günahlardan uzak duran birisi ise, eliyle meydana gelen olağanüstü haller bir keramettir. Aksi takdirde o bir sihirdir. Çünkü böyle bir iş, şeytanların yardım etmeleri gibi sihrin türlerinden birisi olarak meydana gelen bir iştir. "Ve yüce Allah'ın: "Fakat o şeytanlar katir oldular. İnsanlara büyüyü ... öğretiyorlardı. "(Bakara, 102) buyruğu." Bu ayet-i kerimede Yahudilerin yaptıkları sihrin esasına dair açıklamalar vardır. Diğer taraftan bu sihir, şeytanların Davud oğlu Süleyman aleyhisselam'ın aleyhine uydur,Çluklarından ve Babil topraklarında Harlit ile Marlit'un üzerine indirilenlerdendir. İkincisi ise birincisinden zaman itibariyle daha öncedir. Çünkü Harlit ile Marlit kıssası İbn İshak'ın ve başkalarının naklettiklerine göre Nuh aleyhisselam zamanından öncedir. Sihir, Nuh zamanında var olan bir şeydi. Çünkü yüce Allah'ın Nuh kavminden haber verdiğine göre onlar Nuh aleyhisselam'ın bir sihirbaz olduğunu iddia etmişlerdi. Sihir aynı şekilde Firavun kavmi arasında da yaygındı. Bütün bunlar ise$üleyman aleyhisselam döneminden önce idi. Bu ayet-i kerime, sihrin bir küfür olduğuna, onu öğrenenin de katir olacağına delil gösterilmiştir. Nevevider ki: Sihir yapmak haramdır ve icma ile büyük günahlardandır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onu helak edici yedi günah arasında saymıştır. Sihrin bazı çeşitleri küfür olabildiği gibi, bazı çeşitleri de küfür olmayabilir. Ama büyük bir masiyettir. Eğer sihirde küfrü gerektiren birsöz yahut bir fiil bulunuyor ise sihir küfürdür, aksi takdirde değildir. Sihri öğretmek ise haramdır. Eğer öğretilen bu sihirde küfrü gerektiren bir husus varsa, küfür olur ve bundan tevbe etmesi istenir. Ama öldürülmez. Tevbe ettiği takdirde tevbesi kabul olunur. Şayet öğretilende küfrü gerektiren bir şey yoksa tazir ile cezalandırılır. Malik/ten nakledildiğine göre sihirbaz kafirdir ve sihri sebebiyle öldürülür. Tevbe etmesi de istenmez. Aksine zındık kimse gibi onu öldürmek kaçınılmaz bir cezadır. Iyad dedi ki: Ahmed de, ashab ve tabiinden bir topluluk da İmam Malik'in dediği gibi demiştir.---Nevevi'nin sözü burada bitti.--- Bazı ilim adamları şu iki amaçtan birisi için sihir öğrenmeyi caiz kabul etmişlerdir: 1- Küfür ihtiva edeni etmeyendenayırt etmek için, 2- Sihrin etkilediği' kimse üzerinden etkisini kaldırmak için. Birincisinde itikat açısından müstesna herhangi bir sakınca yoktur. Eğer itikat herhangi bir şekilde zarar görmeyecek olursa mücerred olarak bir şeyi bilmek, onun yasaklanmasını gerektirmez. Bir kimsenin putperestlerin putlara nasıl ibadet ettiğini bilmesi gibi. Çünkü sihirbazın yaptığı işi nasıl yaptığı sadece bir sözü veya bir fiili nakletmekten ibarettir. Onu biZzat yapmak veya gereğince amel etmek ise böyle değildir. İkincisine gelince, eğer bazılarının iddia ettikleri gibi ancak küfür ya da fıskın türlerinden bir tür ile gerçekleşebiliyor ise, onu öğrenmek kesinlikle helal olmaz. Öyle değilse belirtilen özellik dolayısıyla caiz olur. İşte bu meselede ayırt edici söz budur. "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Zureyk oğullarından Lebid b. el-A'sam adındaki birisi büyü yaptı." Abdullah b. Numeyr'in, Hişam b. Urve'den diye naklettiği Müslim'de yer alan rivayette şöyle denilmektedir: "Zureyk oğulları Yahudilerinden bir Yahudi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e sihir yaptı." Biraz sonra gelecek olan İbn Uyeyne yoluyla nakledilen rivayette de şöyle denilmektedir: "Yahudiler ile antlaşmalı Zureyk oğullarından bir adam -ki münafık birisi idi- ... " Heriki rivayet şöylece telif edilebilir: Onun Yahudi olduğunu söyleyen kimseler, durumun mevcut halini göz önünde bulundurmuştur. Onun münafık olduğunu söyleyenler de onun dışa yansıyan durumunu göz önünde bulundurmuştur. İbnu'l-Cevzı dedi ki: İşte bu onun münafıklık ederek İslam'a girdiğini ortaya koymaktadır ki, bu da açık bir husustur. "O benim yanımda idi. Dua ettikçe etti." Nevevi dedi ki: Bundan, hoşa gitmeyen hallerin ortaya çıkması esnasında dua etmenin, duayı tekrarlamanın ve bunun bertaraf edilmesi için yüce Allah'a sığınmanın müstehap olduğu anlaşılmaktadır. Derim ki: Bu hususta Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hem işini Allah'a havale etmek (taMd) yolunu, hem de sebeplere sarılmak yolunu izlemiş bulunmaktadır. İşin başında işini Allah'a havale etti, Rabbinin emrine teslim oldu. Rabbinin belasına sabrederek ondan ecrini bekledi. Daha sonra bu işuzayıp gidince, bunun uzayıp gitmesinin de yapmakta olduğu çeşitli ibadetlerden kendisini zayıf düşüreceğinden korkunca tedaviye, sonra da duaya yöneldi. Bu makamların her birisi de kemalin en ileri derecesidir. "Erkek bir hurma ağacının çiçeği kurumuş kapçığında." Bu, çiçeğin üzerinde bulunan kapçık olup, "dal" tabiri hem erkek, hem dişi hakkında kullanılır. Bundan dolayı "erkek hurma ağacı çiçeği" kaydını zikretmiş bulunmaktadır. "Ben bu hususta insanlar aleyhine bir kötülüğü kışkırtmak istemedim." Nevevi dedi ki: Onu dışarı çıkartıp yaymak halinde sihrin hatırlanması, öğrenilmesi ve buna benzer yollarla Müslümanlara zarar geleceğinden korktu. Bu da kötülük korkusu sebebiyle maslahatı terk etmek kabilindendir. İbn Numeyrrivayetinde "ümmetimin aleyhine" şeklindedir. "Onun", yani kuyunun "kapatılmasını emir buyurdu
باب: الشِّرْكُ وَالسِّحْرُ مِنَ الْمُوبِقَاتِ
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Helak edici günahlar olan Allah'a şirk koşmaktan ve sihirden uzak durunuz" diye buyurmuştur
باب: هَلْ يَسْتَخْرِجُ السِّحْرَ
Aişe r.anha'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e büyü yapılmıştı. Öyle ki o, hanımlarına yaklaşmadığı halde onda onlara yaklaştığı izlenimi olurdu. -Ravilerden Süfyan dedi ki: İşte bu böyle olduğu takdirde sihirden dolayı en şiddetli rahatsızlık olur.- Allah Rasulü: Ey Aişe! Allah'ın benim kendisinden hakkında fetva sorduğum hususta bana fetva verdiğini biliyor musun? Banaiki adam geldi. Onlardan birisi başımın yanında, diğeri de ayaklarımın yanında oturdu. Başımın yanında oturan kişi diğerine: Bu adamın hali nedir, diye sordu. O: Ona büyü yapılmıştır, dedi. Öbürü: Peki ona kim büyü yaptı, diye sordu. O: Yahudiler ile antlaşmalı Zureyk oğullarından bir adam olan Lebid b. el-A'sam dedi. -O da münafıktı- Sihri neyin içinde yapmış, diye sordu. O: Bir tarakta ve taranırken dökülen saçlarda, dedi. Bu sihir nerede, diye sordu. O: Zervan kuyusunda büyükçe bir taşın altında, erkek hurma çiçeğinin kurumuş kapçığında, dedi. Aişe dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kuyuya gitti ve sonunda onu Çıkardı. Daha sonra: İşte bana gösterilmiş olan kuyu budur. Onun suyu sanki kına ıslatılmış su gibi idi ve sanki etrafındaki hurma ağaçlarının başları da şeytanların başları gibidir, buyurdu." Ravilerden Süfyan dedi ki: Ve sihir çıkarıldı. Aişe dedi ki: "Ben: Sihirden kurtulmak için sana ilaç verilmedi mi, diye sordum. O şöyle dedi: Buna gelince, Allah'a yemin ederek söylüyorum ki Allah bana şifa vermiş bulunuyor ve ben insanlardan herhangi bir kimsenin aleyhine şerri harekete getirmek istemiyorum." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Katade dedi ki: Said b. el-Müseyyeb'e ... dedim." İbnu'l-Cevzı dedi ki: Nüşra denilen şey, sihrin büyülenmİş kimseden çözülmesi, etkisinin giderilmesidir. Buna hemen hemen sihri bilenden başkasının gücü yetmez. Ahmed'e, büyü yapılmış birisinden büyüyü çözen kimsenin durumu hakkında soru sorulmuş, o da: Bunda bir sakınca yoktur, diye cevap vermiştir. Kabul edilen görüş budur. "Nüşra (büyüyü çözmek) şeytanın işindendir" diye gelen rivayete de şöyle cevapverilir: Bununla nüşranın aslına işaret edilmektedir. Hükmü maksada göre değişir. Bunu yapmaktan maksadı hayır olan kimsenin bu yaptığı da hayır olur. Aksi takdirde şer olur. Diğer taraftan el-Hasen'den nakledilen (mekruh olduğuna dair sözü) zahirine göre kabul edilmemelidir. Çünkü bazen rukye, dua ve sığındırıcı dualar ile büyü çözülebilir. Bununla birlikte nüşranın iki tür olma ihtimali de vardır .. "Hanımına yaklaşamayan", yani hanımına yaklaşamayıp onunla cima' edemeyen ... "Ona nüşra yapılabilir mi?" Bu da büyülendiği zannedil2n ya da cinlerin zarar verdiği zannedilen kimseye yapılan bir tedavi ve bir ilaççeşididir. Said b. el-Müseyyeb'in nakledilen sözüne daha önce Rukye başlığında kaydettiğimiz Müslim'de yer alan Cabir yoluyla gelenmerfu' hadisteki: "Kim kardeşine faydalı bir şey yapabilirse onu yapsın" ifedeleri de uygun düşmektedir. Ayrıca daha önce "nazar değmesi haktır" Qadisinde geçen nazarı değen kimsenin gusletmesi ile ilgili hadis de nüşranın meşruiyetini desteklemektedir. Nüşranın caiz olduğunu açıkça ifade edenler arasında Şafil'nin arkadaşı el-Müzenı, Ebu Cafer et-Taberı ve başkaları da vardır. "Ağır bir taşın altında bir hurma çiçeği kapçığında." el-Kuşmihenı rivayetinde (ağır taş anlamını verdiğimiz) raCrfe kelimesi ra harfi medli olarak "raufe" şeklindedir. Bu da kuyunun ağzına konulan ve su çekenin üzerinde dikildiği, yerinden sökülemeyen taş demektir. Ek Bir Bilgi: İbnu'l-Kayyim der ki: Kötü ruhların tesirlerinden ibaret olan büyüye karşı duran ve büyüyü çözmek için var olan en güçlü ve en faydalı tedavi zikir, dua ve kıraat gibi ilahı ilaçlarla (devalarla) yapılanıdır. Çünkü kalp Allah ile dopdolu, O'nun zikri ile mamur olup, ihmal etmeyip aksatmadığı zikir, dua ve teveccüh türünden virdleri bulunuyor ise, şüphesiz ki bu, o kimseye büyünün isabet etmesini engelleyen en büyük sebepler arasındadır. Büyünün tesir kabiliyeti, zayıf kalpler üzerindedir. Bundan dolayı sihir çoğunlukla kadınlarda, çocuklarda ve cahillerde etki gösterir. Zira kötü ruhlar, ancak kendilerine uygun ve ondan etkilenmeye hazır gördükleri ruhlara karşı faaliyete geçerler.(İbnu'l-Kayyim'den özetle) Ancak bu başlıktakihadis ile makamının azametine, Allah'a yönelmesindeki sadakatine ve virdine ısrarla devam etmesine rağmen, büyünün Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i etkilemesinin mümkün oluşu, bu açıklamaları pek haklı kılmamaktadır. Fakat bundan şöylece kurtulmak mümkündür: Onun söz konusu ettiği bu durum çoğunlukla görülen hal hakkında yorumlanır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in karşı karşıya kaldığı hal ise bunun caiz oluşunu beyan etmek içindir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
باب: السِّحْرِ
Aişe'den, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e büyü yapıldı. Öyle ki, o bir işi yapmadığı halde onu yapmış gibi tahayyül ediyordu. Nihayet bir gün benim yanımda iken, Allah'a ardı arkasına dua edip durdu. Sonra: Ey Aişe! Farkında mısın Allah bana hakkında kendisinden fetva istediğim bir hususta fetva verdi, dedi. Ben: Bu dediğin nedir, ey Allah'ın Rasulü, dedim. Bana dedi ki: Yanıma iki adam geldi. Onlardan biri başımın yanında, diğeri ayaklarımın yanında oturdu. Sonra onlardan biri diğerine: Bu adamın rahatsızlığı nedir, dedi. O: Ona sihir yapıldı, dedi. Ona kim sihir yaptı, diye sordu. Diğeri: Zureyk oğullarından Yahudi Lebid b. el-A'sam, dedi. Bu sihir ne ile yapıldı, diye sordu. O: Bir tarak, taranırken dökülen saç ile erkek hurma çiçek kapçığı içinde, dedi. Peki o nerededir, diye sordu. Diğeri: Zu Ervan kuyusunda, dedi." Ravi dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabından birkaç kişi ile birlikte kuyuya gitti. O kuyuya baktı. Üzerinde bazı hurma ağaçları da vardı. Sonra Aişe'ye döndü ve: Allah'a yemin ederim. Sanki onun suyu ıslatılmış kına gibi idi ve sanki onun hurma ağaçları şeytanların başları gibi idi, dedi. Aişe dedi ki: "Ey Allah’ın Rasulü! O sihir yapılan şeyleri çikardın mı, diye sordum. O: Hayır, Allah bana afıyet ve şifa vermiş bulunuyor. Ayrıca ben bundan dolayı insanlar aleyhine bir şerri harekete geçirmekten korktum, dedi ve emir vererek kuyu kapatıldı." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sihir." Bu hadis, sihirbazın eğer bir ahdi (güvenlik ve teminatı) var ise had uygulanmak suretiyle öldürülmeyeceğine delil gösterilmiştir. İbn Battal dedi ki: İmam Malik ve Zühri'ye göre kitap ehline mensup sihirbaz öldürülmez. Ancak yaptığı sihir ile başkasının ölümüne sebep olursa öldürülür. Bu Ebu Hanife'nin ve Şafii'nin de görüşüdür. Malik'ten rivayete göre eğer yaptığı sihir ile herhangi bir müslümana kendisine verilen ahdin kapsamında olmayan bir zarar verdiği takdirde, bu yaptığı sebebiyle ahdini bozmuş olur ve onu öldürmek de helal olur. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellemlin Lebid b. el-A'sam'ı öldürmeyişinin sebebi, onun kendi adına kimseden intikam almamasıdır. Ayrıca onu öldürdüğü takdirde bu sebeple Müslümanlar ile Lebid'in antlaşmalı bulunduğu ensar arasında bir fitnenin ortaya çıkmasından korkmuştu. Bu da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in münafıkları öldürmeyi terk ederken göz önünde bulundurduğu masıahat kabilindendir. Lebid ister Yahudi, ister daha önce bu husustaki görüş ayrılıklarında geçtiği gibi münafık olsun, fark etmez. (İbn Battal) dediki: Malik'e göre sihirbazın hükmü, zındıkın hükmü ile aynıdır. Onun tevbesi kabul edilmez ve bu husus, hakkında sabit olduğu takdirde had olarak öldürülür. Ahmed de böyle demiştir. Şafii ise şöyle demektedir: Sihirbaz, kendi sihri ile öldürdüğünü itiraf etme" . dikçe öldürülmez. İtiraf halinde bu itirafı dolayısıyla öldürülür. Eğer yaptığısihrin bazen öldürdüğünü, bazen öldürmediğini ve o kişiye sihir yaptığını ve daha sonra öldüğünü itiraf ederse ona kısas uygulamak gerekmez. Ama onun malından diyet almak icab eder, akilesinden değiL. Sihir ile öldürmenin beyyine (delil) ile sabit olması düşünülemez. Nevevi der ki: Eğer sihirde küfrü gerektiren söz yahut fiil bulunuyor ise sihri yapan kişİ kafır olur. Tevbe ettiği takdirde bize göre (Şafii mezhebinde) tevbesi kabul edilir. Eğer sihrinde küfrü gerektiren bir husus yoksa tazir uygulanır ve tevbe etmesi istenir
باب: إِنَّ مِنَ الْبَيَانِ سِحْرًا
Abdullah b. Ömer r.a.'dan rivayete göre "Doğu tarafından iki adam gelip hutbe verdiler. İnsanlar onların beyanlarına (açık seçik konuşmalarına) hayret ettiler. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Şüphesiz beyanın bir kısmı bir sihirdir -yahut şüphesiz beyanın bazısı- bir sihirdir, buyurdu." Diğer tahric edenler: Tirmizi Birr; Ebû Dâvûd, Edeb Fethu'l-Bari Açıklaması: "Doğudan", doğu tarafından. Temim oğullarının kaldıkları yerler, Irak tarafı idi. Bu da Medine'nin doğu tarafına düşer. "Hutbe verdiler. İnsanlar onların beyanlarına hayran kaldılar." el-Hattabi dedi ki: Beyan iki türlüdür. Bunların birisi ile maksat herhangi bir şekilde açıklanır. Diğeri ise dinleyenlerin hoşuna gidecek ve kalplerini kendisine doğru cezbedecek şekilde sanatkarane yapılan açıklamalardır. İşte kalbi etkileyip nefsi bir şeyi gerçek şeklinden başka türlü gösterecek ve onu gerçek yönünden başka tarafa çevirecek kadar baskın geldiği takdirde sihre benzeyen beyan şekli budur. Bu durumda bu sözü dinleyip bakan, başka türlü görür. Eğer bu kabiliyet hakka yöneltilirse övülür, batı la yönelik olursa yerilir. Hattabi dedi ki: Buna göre bu, beyanın sihre benzeyen, yerilen türüdür. Ancak ona şöyle itiraz edilmiştir: Diğerine de sihir adını vermenin bir sakıncası yoktur. Çünkü "sihir" daha önce Sihir başlığının baş taraflarında açıklandığı üzere herhangi bir meylettirme hakkında da kullanılır. Bazıları da bu hadisi güzel söz söylemenin ve lafızları dikkatle seçmenin övülmesi sadedinde yorumlamıştır. Eğer hadisinAmr b. el-Ehtem olayı ile ilgili varid olduğu sahih ise, bu husus gayet açıktır. Bazıları da bu hadisi, sözü kendisini zorlayarak yapmacıklaştıran, onu güzelleştirmek için ve bir şeyi görünen halinden başka türlü göstermek amacıyla zariayan kimseleri yermek hakkında da yorumlamışlardır. Böylelikle bu, hakikati olmayan bir şekilde, hayalolarak göstermek şeklindeki sihre benzemiş olmaktadır. Malik bu hadisi Muvatta adlı eserinde "Allah'ın zikri olmaksızın mekruh olan sözler, konuşmalar" başlığında koymuş olmakla buna işaret etmiş bulmaktadır
باب: الدَّوَاءِ بِالْعَجْوَةِ لِلسِّحْرِ
Amir b. Sa'd'dan, o babası r.a.'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Kim her gün sabahleyin birkaç acve hurması yerse ona o gün geceye kadar herhangi bir zehir ve sihir zarar vermez." (Buhari'nin hadisi kendisinden naklettiği Ali'den) başkası ise: ''Yedi tanehurma ... " demiştir
Amir b. Sa'd'dan: "Ben (babam) Said r.a.'l şöyle derken dinledim: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Kim sabahleyin yedi tane acve hurması yerse o gün ona ne bir zehir, ne de bir sihir zarar verir." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Sihre karşı acve hurması ile tedavL" Acve, Medine hurmasının en kaliteli ve . yumuşak türlerindendir. "Kim her sabah ... " Ebu Üsame'nin rivayetinde lafız biraz farklı olmakla birlikte her ikisi de "sabahleyin yemek" anlamındadır. es-Sabuh ve'l-İstibah, sabahleyin içmek, içeceği sabahleyin içmek demektir. Daha sonra bu, yemek hakkında da kullanılmıştır. "Her gün acve hurmasından birkaç tane." Bu rivayette bu şekilde mutlak olarak gelmiştir. Başka rivayetlerde ise kayıtlı olarak zikredilmiştir: Cumua ile İbn Ebi Ömer rivayetinde "yedi tane hurma" denilmektedir. Ebu Damra rivayetinde mekan kaydı fazlalığı da vardır. Onun lafzı da şöyledir: "Her kim sabahı edince el-Aliye hurmalarından yedi acve hurması yerse ... " el-Aliye, Medine'nin el-Aliye cihetindeki yerleşim yerleridir. el-Hattabi dedi ki: Acve'nin zehre ve sihre karşı faydalı olması, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine hurmasına yaptığı duası sebebiyledir. Yoksa hurmadaki bir özellikten dolayı değildir.' İbnu't-Tin de şöyle demektedir: Medine'de şu anda bilinmeyen özel bir hurmanın kastedilmiş olma ihtimali de vardır. el-Kurtubi der ki: Hadisin zahiri ise Medine'nin acve hurmasının zehri defetmesi ve sihri iptal edip boşa çıkarması özelliğine sahip olduğunu göstermektedir
باب: لَا هَامَةَ
Ebu Seleme'den rivayete göre; "Ebu Hureyre r.a. dedi ki: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Hastalığın bulaşması da, safer de, hame de yoktur, buyurdu. Bunun üzerine bir bedevi: Ey Allah'ın Rasulü! O halde develere ne oluyor da kumda bir ceylan gibi gidiyorlarken uyuz bir deve onlarakarışıyor ve onların da uyuz olmalarına sebep oluyor, dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: İlkine onu kim bulaştırdı, diye sordu
Ebu Seleme'den rivayete göre; o, daha sonra Ebu Hureyre'yi: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Hasta develeri olan bir kimse, sakın develerini sağlıklı develeriolan kimsenin yanına gctürmesin, buyurdu" derken dinlemiştir. Ebu Hureyre ilk hadisi kabul etmedi. Bizler: Sen bize hastalığın bulaşması yoktur diye hadisi nakletmedin mi, dedik. O Habeşçe, anlamadığımız bazı sözler söyledi. Ebu Seleme dedi ki: Ben onun, bundan başka bir hadisi unuttuğunu görmedim. Bu Hadis 5774 numara ile de var Fethu'l-Bari Açıklaması: "Hame yoktur." ez-Zubeyr b. Bekar'ın, el-Muvaffakiyyat'ta zikrettiğine göre Araplar cahiliye döneminde şöyle derdi: Bir adam öldürülür ve onun intikam! alınmazsa başından -bir kurt çeşidi olan- bir hame çıkar ve onun kabri etrafında dolaşarak: Beni sulayınız, beni sulayınız, der. Eğer intikamı alınırsa o kurt gider. Aksi takdirde kalır. İşte onların bir şairi bu hususta şunları söylemiştir: "Ey Amr, sen bana sövüp saymaktan, beni küçük düşürmekten vazgeçmezsen, Vururum seni, ta ki hame: Bana su veriniz, deyinceye ... " el-Kazzaz dedi ki: Hame, gece kuşlarından bir kuştur. O, bu sözleri ile puhu kuşunu kastediyor gibidir. İbnu'l-Arabl dedi ki: Onlar bu kuşu uğursuz kabul ediyorlardı. Onlardan herhangi birisinin evine kondu mu: Benim yahut ev halkından birisinin öleceğini bana söyledi, derdi. Ebu Ubeyd dedi ki: Cahiliye Arapları ölünün kemiklerinin uçan bir hame kuşu olduğunu iddia ediyor ve bu uçan kuşa da es-sada adını veriyorlardı. Buna göre hadisteki anlam: Ölenin hamesinin hayat bulması diye bir şey söz konusu değildir, şeklinde olur. Birinci açıklamaya göre ise, puhukuşu ve benzerleri dolayısıyla uğursuzluğa kapılmak söz konusu olmaz. "Onlara da uyuz bulaştırır." Müslim'in rivayetinde: "Aralarına girer ve onları da uyuz eder" şeklindedir. Bu, onların inandıkları hastalığın bulaşması kanaatine göredir. O develerin de uyuz olmasına sebep olur, demektir. Bu da cahillerin yanılmalarındandır. Onlar, hasta birisi sağlıklıların arasına girdi mi onları da hasta ettiğine inanıyorlardı. Şeriat koyucu bunu red ve iptal etti. Bedevi arap bu husustaki şüpheyi dile getirince Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona: "Ya ilkine o hastalığı kim bulaştırdı" diye cevap verdi. Bu cevap ise son derece beliğ ve güzel bir cevaptır. Bunun hülasası da: Onların kanaatlerine göre bulaştırdığı kabul edilen o devenin uyuzu nereden gelmiştir? Eğer bir başka deveden, diye cevap verilecek olursa, teselsülü ya da bir başka sebebi kabul etmek gerekir. O takdirde de bu sebebi n açıklanması gerekir. Birincisine bu hastalığı veren, ikincisine de vermiştir, diye cevaplanırsa o takdirde iddia da ispatlanmış olur. Söz konusu bu iddia da bütün bunları yapan, yaratıcı ve gücü her şeye yeten, kadir alandır. O da şanı yüce Allah/tır. Daha önce "cüzam" başlığında bu iki hususun bir arada nasıl açıklanacağı geçmiş bulunmaktadır. Bunun da özeti şudur: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in: "Hastalığın bulaşması yoktur" sözü böyle bir inanca sahip olmayı yasaklamaktadır. "Sağlıklı develeri olanlar ... götürmesin" buyruğundaki yasağın sebebi ise, hastalığın bulaşması kanaatine düşme yahut vehimleri etkilemesinden korkulması sebebiyledir. Nitekim bunun bir benzeri de "cüzamlıdan kaç" hadisinde geçmiş bulunmaktadır. Çünkü cüzam ın bulaşmadığına inanan bir kimse, içinde bir nefret hissi duyar. Hatta nefsini cüzamlıya yaklaşmaya zorlayacak olursa, bundan dolayı rahatsızlanır. O halde aklı başında olana daha çok yakışan, böyle bir hale kendisini maruz bırakmamasıdır. Aksine acıların sebeplerinden uzak durur, vehmin yollarına yaklaşmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır
باب: لَا عَدْوَى
Abdullah b. Ömer r.a.'dan, dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Hastalığın bulaşması yoktur, uğursuzluk yoktur. Uğursuzluk ancak üç şeydedir: Atta, kadında ve evde
Ebu Hureyre'den, dedi ki: Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Hastalığın bulaşması yoktur" buyurmuştur
Enes b. Malik r.a.'dan: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Hastalığın bulaşması da yoktur, uğursuzluk da yoktur. Bununla birlikte tefe'ül (hayra yormak) hoşuma gider. Ashab: Tefelül ne demektir, diye sordu. o: Hoş ve güzel bir sözdür, buyurdu
باب: مَا يُذْكَرُ فِي سُمِّ النَّبِيِّ ﷺ
Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hayber fethedilince, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e içine zehir katılmış bir koyun hediye edildi. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Burada Yahudilerden kim varsa toplayıp yanıma getiriniz. Yahudiler toplanıp yanına getirildi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara: Ben size bir hususu soracağım. Sizler bana buna dair doğruyu söyleyecek misiniz, dedi. Onlar: Evet, ey Ebell-Kasım dediler. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara: Sizin atanız kimdir, diye sordu. Onlar: Atamız filandır, dediler. Bu sefer Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: Yalan söylediniz, aksine babanız filandır, buyurdu. Onlar: Doğru söyledin ve iyi söyledin, dediler. Bu sefer tekrar: Eğer ben size bir hususa dair soracak olursam bana doğruyu söyleyecek misiniz, dedi. Onlar: Evet, ey Ebell-Kasım. Çünkü sana yalan söyleyecek olursak, babamız hakkında söylediğimiz yalanı bildiği n gibi bunu da bilirsin, dediler. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara: Cehennem ehli kimlerdir, diye sordu. Onlar: Bizleyorada kısa bir süre kalacağız, sonra arkamızdan siz bizim yerimize orada kalacaksınız, dediler. Bu sefer Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem orada hor ve hakir olarak kalacaksınız. Allah'a yemin ederim, sizden sonra biz orada ebediyen kalmayacağız, buyurdu. Daha sonra onlara: Eğer size bir şey hakkında soru soracak olursam, bana doğruyu söyleyecek misiniz, dedi. Onlar: Evet, dediler. Bu sefer: Siz bu koyuna zehir kattınız mı, diye sordu. Onlar, evet dediler. O: Sizi bu işi yapmaya ne itti, diye sordu, onlar: Eğer bir yalancı isen senden kurtulmak istedik ve eğer bir nebi isen sana zarar vermeyecektir, dediler." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Orada hor ve hakir olarak kalacaksınız." Buradaki söz, onların kovulmaları, uzaklaştırılmaları anlamında bir azar yahut bu şekilde onlara bir bedduadır. "Allah'a yemin ederim, orada biz ebediyen sizin yerinize geçmeyeceğiz." Yani sizler oradan çıkmayacağınız gibi, sizden sonra biz de orada kalmayacağız. Çünkü Müslüman günahkarlardan cehenneme giren kimseler de oradan çıkacaktu'. Müslüman bir kimsenin başkasının yerine oraya geçeceği asla düşünülemez. Hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in gayba dair haber verdiği, cansız varlıkların kendisiyle konuştuğu, Yahudilerin de inatlarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onlara babalarının adına dair verdiği haberini, onların koyuna zehir kattıklarını itiraf ve tasdik etmekle birlikte yine de inat ettiler ve onu yalanlamayı sürdürdüler. Hadisten Çıkan Diğer Sonuçlar Hadisten zehir ile başkasının ölümüne sebep olanın, kısas olmak üzere öldürüleceği anlaşılmaktadır. Ancak Hanefilere göre bu hususta sadece diyet gereklidir. Diyetin gerekmesi de zehri içmeye zorlaması halindedir. Bunda ittifak vardır. Ama ondan habersiz zehri yemeğine katar, onu da yedirirse bu hususta ilim adamlarının görüş ayrılığı vardır. Şayet Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in aynı sebep dolayısıyla ölen Bişr b. el-Bera karşılığında Yahudi kadını öldürdüğü sabit ise, bu, bu halde kısasın gerektiğini söyleyenlerin lehine bir delilolur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Yine bu hadisten anlaşıldığı üzere, zehir ve daha başka birtakım şeylerin, bizzat kendileri etki edemezler. Ancak Allah'ın izniyle etkili olabilirler. Çünkü zehir Bişr b. el-Bera'da etkisini göstermiş bulunmaktadır; denildiği ne göre derhal ölmüş, bir başka görüşe göre bir sene sonra ölmüştür
باب: شُرْبِ السُّمِّ وَالدَّوَاءِ بِهِ وَبِمَا يُخَافُ مِنْهُ وَالْخَبِيثِ
Ebu Hureyre r.a.'dan rivayete göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Her kim kendini bir dağdan aşağı atar da kendisini öldürürse cehennem ateşinde, orada ebedi olarak ve ebediyen bırakılarak kendisini yüksekten atar, durur. Kim bir zehir içip kendisini öldürürse cehennem ateşinde, orada ebedi olarak ve ebediyen bırakılarak zehri elinde içip duracaktır. Kim kendisini bir demir ile öldürürse cehennem ateşinde orada ebedi kalarak ve ebediyen bırakılarak, o demiri elinde olduğu halde karnına saplar ve karnını yarar durur
Amir b. Sa'd'dan, dedi ki: "Babamı şöyle derken dinledim: RasululIah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i şöyle buyururken dinledim: Kim sabahleyin yedi acve hurması yerse, o gün ona hiçbir zehir ve hiçbir sihir zarar vermez." Fethu'l-Bari Açıklaması: "Kötü şey", yani kötü ilaç. Zehir ile tedavi olmak ile haramla tedaviyi yasaklamaya dair varid olmuş buyruklara işaret ediyor, gibidir. Buna dair açıklamalar daha önce İçecekler bölümünde, Bazek başlığında geçen "Şüphesiz Allah size haram kıldığı şeylerde şifanızı kılmamıştır" hadisinin açıklamasında geçmiş bulunmaktadır. Sadece zehir içmeye gelince, bu mutlak olarak haram kılınmış bir şey değildir. Çünkü terkibinde zararını giderecek şeyler katıldığı ve fayda sağlayacağı takdirde az miktarda zehir kullanmak caizdir. İbn Battal buna işaret etmiş bulunmaktadır. İbn Ebi Şeybe ve başkalarının da rivayet ettiklerine göre Halid b. elVelid, Hiı'c yakınlarında konaklayınca ona: Acemlerin sana içirmek isteyecekleri zehre karşı tedbirli ol, denildi. O: Bana o zehiri getirin, dedi. Ona zehri getirdiler. Zehri eline aldıktan sonra: BismilIah, dedi ve onu ağzına attı. Zehrin ona zararı olmadı. Musannıf sanki Halid b. el-Velid'in zehrin etkisinden zarar görmeyişini, onun bir kerameti olduğuna işaret etmiş gibidir. Bu hususta ona kimse uymaya kalkışmamalıdır ki, kişi kendisini ölüme götürmesin. "Kim kendisini bir dağdan aşağıya atarsa." Bu anlamda olduğuna da "ve kendisini öldürürse" ibaresi delil teşkil etmekte, onun bunu kasten yapması anlamına geldiğini göstermektedir. Yoksa mücerred olarak "teredda: yuvarlanırsa" lafzı kasten kendisini aşağıya atma delalet etmez
باب: أَلْبَانِ الْأُتُنِ
Zührl'den, o Ebu İdris el-Havlanı'den, o Ebu Sa'lebe el-Huşenı r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yırtıcı canavar hayvanlardan azı dişli olanların hepsinin etini yemeyi nehyetti." Zührl dedi ki: Ben bu hadisi Şam'a gelinceye kadar işitmemiştim
Zührl'den, o Ebu İdris el-Havlanı'den, o Ebu Sa'lebe el-Huşenı r.a.'dan, dedi ki: "Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yırtıcı canavar hayvanlardan azı dişli olanların hepsinin etini yemeyi nehyetti." Zührl dedi ki: Ben bu hadisi Şam'a gelinceye kadar işitmemiştim